30 Ocak 2012 Pazartesi

Necmettin Denizmen'le İstanbul - 1

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 12:01 0 yorum
Mavinin en güzel tonlarının yakalandığı bu  kare, İstanbul' un balkonlarından biri olan Cihangir Parkı'ndan çekildi.

Nusretiye Camii' nin tarih kokan siluetiyle  modern görünümlü bir cruise gemisi olan Costa Concordia ilginç bir görüntü  oluşturuyor.

Nusretiye Camii hakkında kısa bilgi : 

Nusretiye Camii, İstanbul'un Tophane semtinde bulunan 19. yüzyılda inşa edilmiş selatin camidir. Halk arasında daha çok “Tophane Camii” olarak anılır
1823’teki Firuzağa yangınında yanmış olan “Arabacılar Kışlası Camii”’nin yerinde II. Mahmut tarafından yaptırılan ve “Nusretiye” adı verilen camii, 1826’da ibadete açıldı. Mimarı Krikor Balyan'dır. Yapı, tarihi İstanbul’un sınırları dışında inşa edilmiş en büyük camilerden birisidir
Yapıldığı yıllarda İstanbul'da etkin olan ampir ve barok üslup etkisindeki caminin sebil, muvakkithane ve şadırvanı da Tophane'yi süsler.

Bu seriyle birlikte yaşadığımız, fakat çoğumuzun tarihini bilmediğimiz güzel İstanbul'umuzu biraz tanıtabilirsek, ne mutlu bize.

29 Ocak 2012 Pazar

Defne kızım büyüyor..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:05 0 yorum
Üçüncü doğum gününe on gün kala kızımda büyük değişiklikler fark ediyoruz. Hem boyu iyice uzadı, hem de dili çok açıldı. Hatta ilk karnesini getirdi geçen hafta ve dili kullanmada,müzik ve spor ve liderlikte yıldızlı pekiyi aldı.
Bu arada iki tane de zayıfımız var :) Paylaşma ve okul kurallarına uyma konusunda birazcık destekle başarılı olabilir demişler. Biz -karı koca- çok güldük buna. Özgür ruhumuz "kurallar bozulmak içindir" felsefesini benimsediğinden buna pek de şaşırdığımı söyleyemeyeceğim ama yine de bunun da zamanla hallolacağını düşünüyorum. Nitekim okulun psikologu ile konuştuğumda, genelde çok memnun olduklarını ve inatçı olması dışında büyük bir problem olmadığını söylediler. İnatçılık konusu ise yaş itibarıyla değil, karakteristik özelliklerinden biri olduğu için çok da fazla törpülenemeyeceğini söyledi. İleride bunun bize ne gibi zorluklar yaşatacağını bilmiyorum ama şimdiden epey kök söktürüyor bize.

Kardeşini çok sahipleniyor. Çok mutlu oluyorum sevgi yumağı hallerini gördükçe. Emir tehlikeli bir şeyler yaptığı zaman hemen koşup haber veriyor bana. Ya da yalandan da olsa ağladığında hemen var gücüyle "annneeeaaaaaaaa, çaabuuuuukkk geelll, duymuyor musun, Emirim ağlıyor" diye bağırıyor. Ben gidene kadar da rahat vermiyor.

Artık yatmadan mutlaka dua ediyor. Hem de kendi kendine. Şöyle ki, hikayemiz biter bitmez başlıyor : "Allahım, beni koru, kardeşimi koru, annemi babamı koru, anneanne ve dedeleri koru, kuzenlerimi koru. Amiiiiiin  " ve beni öpüp uyuyor. Bu o kadar hoşuma gidiyor ki..

Dediğim gibi, artık büyüyor. Hatta o kadar büyüdü ki, artık tek başına başka evlerde kalıyor. Şimdiye kadar hep iki dakikalık mesafede olan yerlerde kalıyordu ama bugün babasının teyzesi onu Sapanca'daki yazlığa götürmek için izin istedi bizden. Bizimki bayıla bayıla gitmek istediğini söyleyince biz de tamam dedik. İlk defa bizden bu kadar uzak bir yerde kalıyor. İçim bir tuhaf. Ya gece ağlarsa, ya onu bıraktığımızı düşünürse? Sanırım o bizden çok daha rahat ki umarım öyledir.

Hem çok hoşuma gidiyor böyle kendine güvenen ve özgür ruhlu olması hem de içim bir tuhaf oluyor ileriyi düşündükçe. Kendimi görüyorum ona baktıkça.

Armut dibine düşer demişler. İyi mi kötü mü, göreceğiz.


19 Ocak 2012 Perşembe

İki çocukla gün nasıl geçer?

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 21:40 12 yorum
 Bu aralar iki veya ikinci (hatta üçüncü) çocuk fikri dolaşıyor internet anneleri arasında. Çoğunun ilk bebesi büyümüş, artık belli bir düzene girmiş, dolayısıyla annelik hormonları tekrar tavan yapmış durumda. Bu yüzden bizim evde bir günün nasıl geçtiğini anlatmaya karar verdim.

Aslında önce geceyi anlatmak lazım. Gece 00.00'dan sabah 7.00'ye kadar şanslıysam üç, değilsem altı-yedi defa kalkıp emziriyorum veya ağlayarak uyanan Defne'yi sakinleştirip tekrar uyutuyorum. Şimdiye kadar sadece iki defa kalktığım bir gece oldu. Bir daha da olmadı.
En geç sabah 7.00'de Emir kalkıyor. Bir iki saat oynadıktan sonra 8.30-9.00 gibi tekrar uykusu geliyor. Babamız da tam bu saatlerde işe gitmiş oluyor. Defne de 8.00-8.30 gibi uyanıyor. Yani Emir'in tekrar uyumak istediği saatte. Defne uyanır uyanmaz kahvaltı etmek isteyen çocuklardan. Ya kaşarlı yumurta ya da bir kase corn flakes yiyor. Emir uyumak için ağlarken Defne'nin kahvaltısını hazırlamaya çalışıyorum. O arada Emir iyice çıldırmaya başlıyor.
Defne'yi kahvaltısıyla baş başa bırakıp Emir'i uyutmaya gidiyorum. Eğer şanslıysam, 10-15 dakika içinde uyuyor. Değilsem, bu süre bir saate kadar uzuyor ve içeride tek başına sıkılan Defne odaya gelip duruyor ve bu sürecin daha da uzamasına neden oluyor. Sonunda televizyon imdadıma yetişiyor ve sonunda Emir'i uyutuyorum.
Emir uyurken Defne'nin kahvaltısını bitirmesine yardım ediyorum ve ben de hızlıca bir şeyler atıştırmaya çalışıyorum. Bu arada uzun uzun kahvaltı etmenin ne demek olduğunu unuttum tabi.
Arkasından beraber ya kitap okuyoruz ya da istediği herhangi başka bir faaliyet yapıyoruz. Emir uyanınca Defne'nin kreşe gitme saati geliyor. Giymek istediği kıyafetleri seçip giyiniyor, dişlerini fırçalıyor ve kreşteki güne göre çantasına oyuncak, kitap ya da sürpriz koyup yola koyuluyoruz. Emir de bizimle geliyor. Defne'yi okula bırakıp Emir'le güne devam ediyoruz.

Varsa dışarıdaki işlerimizi hallediyoruz, yoksa eve dönüyoruz. Ablasının yokluğundan istifade Emir Defne'nin eşyalarını kurcalayıp karıştırıyor. En sevdiği yer Defne'nin çalışma masası. Ne var ne yok döküyor. Ortalama günde yirmi defa eşyaları topluyorum. Ama bu da gelişiminin bir parçası. Her ne kadar yorucu olsa da eşyaları kaldırmıyorum. Saat 14.00 civarı tekrar uykusu geliyor beyefendinin. Yine on beş dakika ile bir saat arası uyutma faslı ve arkasından akşam yemeği için hazırlık. Emir uyanana kadar en hızlı şekilde hazırlamaya çalışıyorum yemeği. Şanslıysam sabah gazetesini yarım yamalak okuyabiliyorum, değilsem o da yok. Bu arada Emir yine uyanmış oluyor. Beraber oyun oynayıp Defne'nin okuldan gelmesini bekliyoruz.


Şimdiye kadar anlattığım bütün koşturmanın yorgunluğu ikisinin kavuşma anında bitiyor. Öyle güzel sarılıyorlar ki birbirlerini görünce..Çok özlemiş oluyorlar ve öpüşüp koklaştıktan sonra beni bırakıp beraber bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Hem de Emir daha küçücük olduğu halde.

İşte o noktada "oh, iyi ki ikinciyi yapmışım" diyorum!

Siz hala bekliyor musunuz?




18 Ocak 2012 Çarşamba

Kar ve Hayatın ta kendisi.

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:35 2 yorum
Kaç zamandır bekliyordum kar yağmasını. Kış çocuğu olduğumdan mıdır, Almanya'da doğduğumdan mıdır bilmem ama, kar yağmayan kışa kış demem ben.
Her taraf bembeyaz olacak, hemen de bitmeyecek.

En güzeli de her taraf bembeyaz iken kendi yolunu bulan hayatlar. Buradayım dercesine, soğuğa inat hayata devam eden güzellikler.


Bu yüzden bu fotoğraflara vuruldum. Bana mutluluk verdiler, her şeye rağmen hayata karşı hep dimdik, hep coşkuyla  durmayı anımsattılar. 



Bu fotoğrafları çeken sevgili Necmettin Denizmen'i bundan sonra blogumda sık sık duyacaksınız. Kendisi hiç Photoshop kullanmayan, doğru renklere ulaşana kadar saatlerce beklemeyi tercih eden biri. Üstelik tam bir İstanbul aşığı. Bundan sonra birbirinden güzel İstanbul fotoğraflarıyla her hafta karşınızda olacak.

Umarım siz de benim kadar seversiniz.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Bloggerannebloggerbaba

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 17:55 10 yorum
Bilen biliyor, tam dört aydır blogger anne ve babalarla ayda bir kez bir araya geliyoruz. Sevgili Yeşim' in ortaya attığı fikirle ortaya çıkan bu buluşmalar her seferinde çok eğlenceli geçiyor. Birbirimizi tanımak, beraber sosyal sorumluluk projelerine katılmak ve en önemlisi sesimizi duyurmak adına çok güzel oldu bu bloggeranne bloggerbaba buluşmaları.
Blogunuz varsa ve katılmak isterseniz, bir daha ki buluşmamız 10 Şubat saat 10.30'dan itibaren Şişli Cevahir Meydan Starbucks'ta.
Haydi koşun gelin, tanışalım :)

11 Ocak 2012 Çarşamba

Ey hastalık! Bırak bu yavrunun peşini!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:55 10 yorum
Benim yedi tane yeğenim var. Hepsini ayrı ayrı seviyorum, hem de çok seviyorum. Boşuna dememişler teyze anne yarısıdır diye.
O yüzden bu yazıyı yazarken içim acıyor, resmen ızdırap çekiyorum. Şu fotoğraftaki minik yavru daha bir hafta önce altı yaşına bastı. Sadece altı yaşında.. ve bu altı yıllık ömründe neler geldi başına.
Birinci doğum gününde koluna kaynar çorba döküldü. Hem de hiç olmayacak bir şekilde. Neredeyse bütün yüzü de yanıyordu. Neyse ki son anda yüzünü refleksle çevirdi de koluna geldi. O da balon gibi şişti. Şu anda çok küçük bir iz kaldı sadece.
Üç ay önce ise çok pis bir şekilde apandisiti patladı. Onunla ilgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Bayram öncesiydi ve sekiz gün hastanede yatıp içindeki iltihabı kurutmaya çalıştılar. Bu üç ay boyunca yarası bir türlü kapanmadı. Sürekli yarasından akıntı gelmeye devam etti. Bu sürede üç-dört doktor değiştirildi. Her kafadan değişik bir ses çıktı. Kimine göre apandisitin bir parçası kalmış, diğerine göre içeride ameliyat malzemesi unutulmuş, bir diğerine göre ise fazlasıyla antibiyotik aldığı için ve yara devamlı kurcalandığı için kapanmamıştı. Sonunda antibiyotiğin kesilmesine ve yaranın üzeri sürekli ıslatılarak kapanmasına karar verildi. Bu plan gerçekten işe yaramış ve yara çok hızlı bir şekilde kapanmıştı.
Sonunda rahat bir nefes aldık. Kurtulmuştu yavrumuz! diye sevinirken, iki gün önce ani yükselen ateş ve karın ağrısıyla geri geldi tüm korkular. Bu arada evde grip dolaşıyordu ve bu ihtimali de düşünerek önce çocuk doktoruna götürdük. Üç kardeşi muayene eden doktor üçüne de grip teşhisi koydu. Fakat Eda'nın apandisit hikayesini göz önünde bulundurarak, hiç ihtimal vermemekle beraber - sadece anne babayı rahatlatmak için test istedi. İyi ki de istedi, çünkü test sonucu negatif geldi. Yani grip değildi.
Böylece derhal hastaneye yollandı anne baba ve Eda. Bu arada bu olaylardan hiç haberimiz yok. Bizi boşuna telaşlandırmamak için sessiz sedasız hastanenin yolunu tuttular.
Dün akşam tam yemeğe otururken kardeşimden telefon geldi. Gayet neşeli bir şekilde açtım ama karşıdan önce ses çıkmadı. Alo alo derken karşıdan ağlamakli bir ses "Eda.....Eda".... dedi.
Aman allahım, "n'oldu Eda' ya" diyebildim sadece..Aklımdan bin bir senaryo geçti. Burada anlatmak istemiyorum detayları.
Sonunda karşıdan beni hem rahatlatan, hem de aynı zaman kahreden cümle geldi : "Eda acil ameliyata alınıyor, iltihap her tarafı sardı..."
Ne yapacağımı şaşırdım, elim ayağıma dolandı..Sadece sakin ol, geliyorum diyebildim...
İki çocuğu jet hızıyla kocaya bırakıp kardeşimle hastaneye gittim. Ve ölüp ölüp dirildim..dirildik..
Neyse ki haber iyi idi. Bütün iltihap temizlendi ama karnında yine diren var. Cumartesiye kadar hastanede kalacaklar.

Umarım bu son olur..Allah onu bir daha hastalıkla sınamasın inşallah...Hiç bir yavrumuzu.

Amin



8 Ocak 2012 Pazar

Annenin hasta olma hakkı var mı?

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:57 2 yorum
Eskiden hayat ne kadar kolaydı, sadece farkında değildik. Her zaman olduğu gibi bazı şeylerin kıymetini sonradan biliyoruz. Mesela grip olmak bile bir lüks. En azından benim durumumda olanlar için.
Sadece yatıp uyumak isterken devamlı dağılıp duran evi toplamak, ev ahalisi için yiyecek bir şeyler ayarlamak, bebeği emzirmek ve yarın onlarla bu haldeyken baş başa kalacağımı bile düşünmek tüylerimi ürpertiyor.
Saniyede bilmem kaç yüz kez hapşırırken maske takmaya çalışmak, çocuklara hastalık bulaştırmamak için uğraşmak , bağırış çağırış, ağlama sesi duymak - İS-TE-Mİ-YO-RUM...Sadece yatıp dinlenmek istiyorum.
Ama korkarım buna hakkım yok. Anne olunca hasta olma hakkın elinden alınıyor!

Böyle zamanlarda çok özlüyorum annemin evini.

Çocuk olduğum, bana hizmet edilen tek yeri.



5 Ocak 2012 Perşembe

İki kardeşi aynı odada mı yatırmalı yoksa ayrı ayrı mı?

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:17 2 yorum
Bizim evde şu aralar kimine göre küçük, ama şu yorgun bünyeye göre büyük bir sorun var.
Doğduktan altı ay sonra kendi yatağına geçiş yapan Defne kızım bu süreci çok kolay atlatmakla kalmamış, ışık hızında uyum sağlamış ve bir daha da hiç bizim odada uyumak istememiş bir çocuk-TU!
Kardeşi doğduktan sonra bütün dengeler bozuldu. Emir doğal olarak bizim odada yatmaya başlayınca Defne olur olmaz saatlerde uyanıp ağlamaya ve bizim yatağa gelene kadar bağırmaya başladı. Hem gece gece gürültü yapmasın diye hem de ona da kıyamadığım için bir süre bizim yatağımızda uyumasına izin verdim.
Emir ise bizim yatağımızın yanına kurulan park yatağı doğduğu günden beri sevmediği ve orada uyumayı reddettiği için zaten bir süredir aramızda yatıyordu. Burnumu tutmadan uyuyamaması gibi ilginç bir özellik eklenince, tek başına uyuması imkansız hale geldi. Dört buçuk aylık olduğundan beri sayısız defa yatır-kaldır, uyku arkadaşı, çift emzik ve bunun gibi bir sürü değişik hileye baş vurduysam da başarılı olamadım. Yanına yattığımız zaman kolayca uyuyan bebek (burun tutması sayesinde!), yanından kalkar kalkmaz ağlayarak uyanmaya  başladı. Ağlaması da Defne'yi uyandırdığı için çok fena bir kısır döngüye girmiş olduk.

Böylece bir süre - kocaman da olsa- bir yatakta anne-baba-çocuk-bebek şeklinde uyumaya çalıştık. Birkaç gün idare ettikten sonra zaten az olan uykumuz hepten bitti ve beş yıllık evliliğimizde ilk defa yatakları ayırmak zorunda kaldık.
Baba Emir'le misafir yatağında yatıyor, ben ise Defne'yi önce - mutlaka!- kendi yatağında yatırıyorum, fakat gecenin bir yarısı ya ağlayarak geliyor ya da sessizce kedi gibi gelip sokuluyor. En kötü ihtimalle sabaha doğru yanıma yatmış oluyor.

Kocacığımla yatakları ayırmış olmaktan çok rahatsız olsam da şu an için başka çözüm bulamıyorum. Fakat birkaç gündür aklıma şu deli fikir geldi: Büyükçe bir yatak alsam çocuk odasına ve ikisini aynı yatakta yatırsam ne olur?

Sahi, ne olur sizce? Varsa tecrübesi olan, LÜTFEN benimle paylaşsın.



 

deyda'nın dükkanı Copyright © 2010 Designed by Ipietoon Blogger Template Sponsored by Emocutez