30 Ekim 2011 Pazar

Kendime not

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:59 2 yorum


Zaman yine gibi uçup gidiyor, Defne iki yaş sekiz aylık, Emir de sekiz aylık oldu.
Artık zaman zaman beraber oynuyorlar. Daha doğrusu Defne kardeşine istediğinde çok güzel sahip çıkıyor ama çoğu zaman da bir tane patlatıyor. Özellikle ben odada yokken. Ya da sürekli çocuğun elinden oyuncağını alıyor. Ama başkalarına karşı çok korumacı. Hemen "o benim kardeşim, ben onu herkesten korurum" diyor.
Bazen Emir huysuzlandığında "anne kızma Emir'e , o çok küçük. Bak artık ağlamıyor, yaramazlık yapmıyor" dior ve aklınca onu kurtarmaya çalışıyor. 

Geçen seneki bir türlü uzamayan kısacık saçları omuzunu geçti ve ona genç kız havası verdi. Zaten pek süslü oldu. Pembe ve mor olmayan hiç bir şey giymiyor, zaten son bir kaç aydır kendi giyiniyor. Ben asla onun yerine kıyafet seçemiyorum, kıyamet kopuyor. Yandaki ojeler de kendi tasarımı, hem de kuafördeki ablaya sürdürdü tek tek.
Şimdiye kadar saçını hiç toplatmayan çocuk, artık saçı daha uzun dursun diye iki yandan bağlatıyor. Bu şekilde Pippi Langstrumpf'a benzediğini düşünüyor.
Çok inatçı, çok komik ve çok kıyımsız bir çocuk. Yumuşak kalpli ve arkadaş delisi. Bir aydır kreşe gidiyor ve hiç tahmin etmeyeceğim şekilde sadece beş günde alıştı. Benden asla ayrılamaz diye düşünürken, çok kendinden emin bir şekilde gidip "hadi görüşürüz sonra anne" diyor, hatta ağlayan arkadaşlarını teselli ediyor.
Bu aralar bana çok düşkün oldu. Önceleri sadece babası onu yıkayıp uyutabiliyorken, son zamanlarda bunları sadece ben yapabiliyorum. Bana benzemek istiyor, kendini benimle karşılaştırıyor. "anne ben neden senin kadar büyük değilim" ya da" neden benim bacaklarım seninkiler uzun değil" gibi sorular soruyor. Çok meraklı, sürekli soru soruyor.

Emir ise artık iyice bilinçlendi. Yaklaşık bir buçuk aydır anne, baba ve meme diyor ve hep doğru şekilde kullanıyor. Sürekli elinden tutup yürütmemi istiyor. Emekliyor ama sevmiyor, yürümeyi daha çok seviyor.
Artık kendini yukarı çekip koltukta tutunuyor ve sıralıyor. Ablasına inanılmaz hayran. Ona güldüğü gibi kimseye gülmüyor, onunla ilgilensin diye gözünün içine bakıyor.
Aynı zaman benim küçük uydum gibi. Ben neredeysem o orada. hiç ayrılmıyoruz, ayrılamıyoruz. Odadan çıktığım zaman kıyamet kopuyor. o kalın sesiyle "annnneeee" diye bağırıp peşimden emekliyor.
Yedi aylıkken altta iki , sekiz aylıkken de üstte dört diş çıkardı. Kucaktayken dünyanın en sakin ve uyumlu bebeği oluyor ama yere bırakıp ilgilenmeyince birden çığlık çığlığa bağırıyor. Çok sert bakıyor ama bir o kadar da güler yüzlü. Ben ona duygusal ayıcık diyorum. Ağladığı zaman çok içli ağlıyor. Kucağına aldığım zaman hemen sarılıp yüzünü boynuma gömüyor. Bunu başkalarına da yapıyor o yüzden insanlar ona bayılıyor. Defne' nin kreşinde çok popüler, kim kucağına alacak diye yarışıyorlar.
Biraz iri bir bebek, hem enine hem boyuna gidiyor. Ona rağmen çok hareketli.
Defne'nin aksine bütün yemekleri tatmayı seviyor. Sevmediğinde ağzını bir daha açmıyor ama en azından tadına bakıyor.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.




22 Ekim 2011 Cumartesi

Hastalık mevsimi geldi

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:57 2 yorum
Ben hiç bu kadar dengesiz bir Ekim hatırlamıyorum. Sıcaklıklar birden yedi'den yirmi' ye çıkıp pat diye düşebildiği için etraftaki çoğu insan hasta. Şimdiye kadar gayet iyi idare eden çocuklarımın ikisi de nezle oldu.
Defne artık kendini kurtardığı için onunkini çok önemsemiyorum ama Emir' in hem burnu tıkandı,  hem de aynı anda dört dişini çıkarmaya çalıştığı için çok etkilendi. Bugün hiç olmadığı kadar huysuz. Gece uykusuna yattığı saat sekiz buçuktan beri tam beş kez uyandı ve var gücüyle bağırarak emmek istiyor. Daha doğrusu emerek uyumak istiyor. Kıyamadığım için bir iki kez izin verdim ama hemen alışınca çabucak vazgeçip tekrar yatır kaldıra döndüm. Bu sefer yine epey ağlayıp zorladı beni ama dayandım ve bir süre sonra o da sakinleşip uyudu.
Uyku eğitimi yaklaşık on beş günde tamamlanıyor ve biz daha bir haftasını geride bırakmadan bizimki hasta olunca her şey allak bullak oldu ama zor da olsa toparladık. Hasta diye ara verseydim bunca zaman boşuna ağlatmış olacaktım ve her şeyi baştan almak zorunda kalacaktım iyileşince. Öbür taraftan da ağladıkça sümükleri çoğalıp uyumasını zorlaştıracaktı ama artık onu göze aldım.
Neyse ki kısa zamanda yatır kaldıra tekrar alıştı ama burnu tıkalı olduğu için sık sık uyanıyor.
Hasta olmasının sebebi de düşüncesiz insanlar. Ne zaman çıksak Emir' e saldırıp ellerini yanaklarını okşuyorlar, hatta kimisi daha da ileri gidip öpüyor! Böylece hemencecik hasta oldu.
Şimdiye kadar bir şey demedim ama bundan sonra EL-LE-ME-YİNNN! veya ÖP-ME-YİNN! diye çemkirmek zorunda kalacağım.

Ne de olsa onlara değil , olan bize oluyor.



20 Ekim 2011 Perşembe

Mutluluğun resmini onlar çiziyor ben çekiyorum

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:33 4 yorum
                                                        Benim için mutluluğun resmi

                                       
                                           kızımı kuzenleriyle scooter' a binerken seyretmek


                                                      Oğluşumun ayaklarını öpmek


                                           Bir fincan acı kahve içmek, tabi yanında çikolatasıyla


                                                              Arkadaşlarıyla eğlenmesi


ve yine arkadaşlarla eğlenmesi


                                                    miniğin de eğlenceden geri kalmaması


                                                                 birbirlerinin varlığı


                                                        ve artık birlikte oynayabilmeleri



                                                      işte size mutluluğun bir sürü resmi :)

18 Ekim 2011 Salı

Değmeyin keyfime..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 16:03 2 yorum
Uzun zaman oldu, çok uzun zaman. Aslında geriye dönüp baktığımda çabucak geçen iki buçuk yılda neler oldu, neler değişti, bazen ben bile inanamıyorum.
Daha ilkine alışamadan iki çocuk sahibi oldum. Tek çocuklu annelerin yaşadığı bütün sıkıntıların iki katını yaşadım. En önemlisi, kendime hiç vakit ayıramadım.

Ta ki bugüne kadar.

Bu günü kendime ayırdım. Yaptığım tek şey Defne' yi okula bırakmak oldu. Ondan sonra bütün gün ayaklarımı uzattım. Gazete okudum. Evi toplamadım, yine ayaklarımı uzattım. Müzik dinledim, güllü yeşil çayımı, kahvemi içtim, yine uzandım.  Bunları yapmayalı tam iki buçuk sene oldu!

Aslında ne kadar basit geliyor kulağa yaptıklarım ama şu anda benim için en büyük keyif bunlar..

Ellemeyin beni bugün, çok işim var. Kendimi dinliyorum bugün..dinleniyorum..

15 Ekim 2011 Cumartesi

Uyku eğitimi Vol.3

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:54 4 yorum
Beni bilen bilir, özellikle çocukların düzeni konusunda genelde hep disiplinli ve dikkatliyimdir. Hep aynı saatte yesinler, uyusunlar vs. isterim ki onlar da rahat etsin, ben de. Bu yüzden önce Defne' ye, sonra da Emir'e uyku eğitimi verdim. Bu konudaki yazılarıma buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.
Defne' de çok hızlı sonuç aldığım için aynı şey Emir' de de olur diye düşünmüş ve feci şekilde yanılmıştım.
llk kez Emir dört aylık olmak üzereyken başladık fakat başarılı olamadık. Bunun birçok sebebi vardı. Yaz sebebiyle sürekli bir yerlere gitmemiz, gittiğimiz yerlerde bir sürü farklı kişinin Emir'i kucakta sallayıp uyutması (genelde aile büyükleri), Emir' in hazır olmaması, Defne' nin sürekli evde olup uyutma seanslarına karışması vs. vs.
Neyse ki üstünden koca bir yaz geçti ve küçük oğlum tam bir toramana dönüştü. Şu anda yedi buçuk aylık ve on bir kiloluk küçük bir sumocu kıvamında olduğu için artık onu kollarımda uyutmak imkansız hale geldi. Bu arada farklı uyutma yöntemleri denedim belki tutar diye ama maalesef  hiçbirinde istediğim sonucu alamadım.
Önce memede uyuttum, baktım ki başka türlü uyumuyor, hemen vazgeçtim. Sonra yanına yatarak uyutmaya çalıştım, bu sefer oyun sanıp sürekli üstüme tırmanmaya çalıştı ve kesinlikle bıkmak bilmedi. En sonunda oturarak da olsa sallayarak uyutmaya geçtik ve bir süredir böyle devam ediyor. Ama dediğim gibi, artık çok ağırlaştığı için artık kollarda derman kalmadı. Bu nedenle dün bu duruma acil bir son vermem gerektiğine karar verip tekrar yatır-kaldır yöntemine dönüş yaptım.
Emir artık tutunup kalktığı için bu onun için çok eğlenceli bir yöntem oldu. Tam kırk dakika boyunca ben yatırdım, o kahkaha atıp kalktı. Sonra yorulmaya başladı ama bana mısın demedi ve uykusuzluktan gözlerini açamaz hale gelmesine rağmen yirmi dakika daha ben yatırdım o kalktı. Tabi artık kahkaha atmaktan ziyade önce söylenmeye, sonra da ağlamaya başladı. Tam tamına bir saat boyunca hiç bıkmadan ayağa kalkan bebe en sonunda uyuyakaldı.
En az onun kadar ben de yorulmuştum. Dile kolay, bir saat boyunca on bir kiloluk bir kütleyi kaldırıp yatırmıştım. Ama pes etmeyip devam etmeyi kafama koymuştum.
Ertesi gün ağlama bitti ama kahkahalar eşliğinde kalkmaya devam etti. Bu sefer süre de kısalmış, tam yirmi iki dakikada uyumuştu minik adam.
Gündüz dışarıda olduğumuz için arabada uyuduğu için akşama kadar ara vermek zorunda kaldık. Bunun sonucunda gece uykusuna yatırırken biraz ağlamayla beraber kalkıp direnmeye devam etti ve süre biraz uzadı. Bu sefer yarım saate yakın sürdü. Önümüzdeki günlerde eğitimimiz devam edecek.
İki çocukla bu uyku olayını bir an önce çözmek zorundayım, başka türlüsü çok yıpratıcı oluyor. En azından ikisi de kendi kendine uyumayı öğrendikten sonra benim işim de bir nebze hafifleyecek, biraz nefes alabileceğim.
Emir oğlum, geçen sefer sen galip geldin ama bu sefer ben de çok azimliyim :) Bakalım bu sefer kim daha inatçı. Önümüzdeki günlerde göreceğiz..





4 Ekim 2011 Salı

"Anne Dostu Topluluk" nedir sizce?

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:43 0 yorum
Çocuklarımın beni fena şekilde meşgul tuttukları şu son aylarda doğru dürüst yazı yazamamış olan ben, sevgili Peri' nin sobesiyle silkindim ve hemen bilgisayarın başına geçtim. Sebebi, sobe konusunun hepimizi ilgilendiriyor olması ve bu konuda kendi çabalarıyla bir şeyleri biz anneler için değiştirmeye çalışan Emzirme Reformu Gönüllüleri 'nden gelmesi.

Bu güzel insanlar annelerin genel olarak karşılaştıkları sorunları ele almak üzere Emzirme hareketini "Anne Dostu Toplum Platformu" na dönüştürmek istiyorlar. Burada biz bütün annelere çok iş düşüyor. Ben de kendi adıma sobeye burada yer vererek katkıda bulunmak istiyorum. Siz de fikirlerinizi paylaşmak istiyorsanı, aşağıdaki sorularını yanıtlayabilir, ya da blogunuz varsa, yanıtların linkini bu yazının altına bırakabilirsiniz. Blogunuz yoksa da soruların yanıtlarını yorum olarak yazarak katkıda bulunabilirsiniz.

Gelelim sorulara :

1) "Anne Dostu Toplum"dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?
2) Türk toplumunun "Anne Dostu" bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
3) Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
4) "Anne Dostu İş Yeri" deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
5) Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
6) Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?

ve cevaplarıma :

1) Bir Toplum Anne Dostu olabilmek için her alanda annelere kolaylık sağlamalı. Örneğin doğumdan sonra anneyi bebekle yalnız bırakmak yerine ona destek olacak şekilde organizasyonlar olmalı.
Bunun dışında yollar pusetle çıkılacak şekilde düzenlenmiş olmalı, kaldırımlar düzgün, toplu taşımalar rampalı olmalı. Bütün kapalı alanlarda düzgün alt değiştirme üniteleri olmalı , marketlerdeki kasalarda annelere öncelik tanınmalı, mahallelerde temiz bakımlı parklar olmalı, çocukları götürebileceğiniz uygun fiyatlı ya da ücretsiz etkinlikler/festivaller düzenlenmeli. Bunun gibi daha birçok örnek sayabilirim.

2) Ne yazık ki hayır. Yukarıda saydığım hiç bir madde ülkemizde yok ya da yok denecek kadar az.

3) İş hayatı ve annelik arasında seçim yapmak zorunda bırakılmak, kapalı alanlarda çocuklarla ilgili sözlü tacizlere uğramak, açık alanda emzirme sıkıntısı.

4) Anne ve anne adaylarına baskı/psikolojik terör uygulamayan, işe dönerken adaptasyon sürecini kolaylaştıran, esnek çalışma saatleri ve belki de belli bir süre evden çalışmalarına olanak sağlayan iş yerleri anne dostudur. Ayrıca çalışan annelere kreş ve emzirme / süt sağma olanağı tanımaları önemlidir.

5) Fazla mesai, yetersiz izin ve iş yerlerinde yapılan psikolojik terör

6) Benim değiştirmek isteyeceğim en önemli şey , anneliğin de tam zamanlı bir iş olduğunun kabul edilmesi ve başka işlerle eşdeğer olması olurdu. Buna göre her annenin sosyal sigortası, maaşı ve toplumda kabul görmesi sağlanmalı.

Ben de buradan butun blog sahibi anneleri sobeliyorum. Unutmayın, hepimiz birimiz, birimiz de hepimiz için!

3 Ekim 2011 Pazartesi

Yuvada ilk gün

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:28 4 yorum
Bugün Defne' nin yuvadaki ilk günüydü. Bütün yaz nasıl olacağını hayal edip durdum. Kah korkuyordum, kah heyecanlanıyordum. Ama dip dibe yaşamaktan oluşan karşılıklı bıkkınlık hissi biteceği için de için için seviniyordum.
Son zamanlarda aramızda bir nevi aşk-nefret ilişkisi başlamıştı. O, Emir doğduktan sonra bütün vaktimi ve enerjimi ona veremediğim için nefret etti ve bunun sonucunda da bana aşırı bağlandı. Bensiz nefes alamaz oldu. Değil başka odaya gitmek, yanında otururken bile bana "anne gitme" diyordu.
Bense onu ölesiye severken bu aşırı bağlanmasından dolayı nefes alamaz olmuştum. Önceleri hep mutlu ve güler yüzlü olmasına alıştığım çocuk gitmiş, yerine sürekli ağlaşan, her şeye aşırı tepki veren ve beni sürekli zorlayan bir çocuk gelmişti. İşte o noktada kesin kararımı vermiştim : bu çocuk yuvaya gidecekti. Biraz mesafe ikimize de iyi gelecekti. Tek korkum, bana bu kadar bağlanan bir çocuk benden nasıl ayrılacaktı. Bunu çok fazla düşünmemeye çalışarak bütün yazı geçirdik ve bugüne kadar geldik.
Artık geri dönüş yoktu. Bu yola girmiştik bir kere. Emir' i babaya bırakarak Defne ile yola koyulduk.
Birkaç zamandır öğlen uykusunu bırakmaya çalıştığı için günlük huysuzluğuna uykusuzluk da eklenince okul kapısında mızırdanmaya başladı. Aslında yol boyunca hamur oynayacağı için sevinen çocuk benim de sınıfa gelmeyeceğimi anlayınca kıyameti kopardı. Öyle ki bütün okul inledi. Baktım olacak gibi değil, onunla konuşmaya çalıştım. Onun sınıfa gidip oynayacağını, benimse onu aşağıda bekleyeceğimi anlatmaya çalıştım ama nafile. Ağladıkça ağlıyordu ve sesinin dozu git gide artmaya başladı. Bu noktada artık benim yapacak bir şeyim kalmadı ve onu sınıf öğretmenine teslim ederek müdürün odasına gittim. Oradaki kameralardan adım adım ne yaptığını izledim.
Şöyle ki, önce ağlamaya devam etti. Okul psikoloğunun da devreye girmesiyle biraz sakinleşmeye başladı. Boş bir odaya gidip oyuncaklarla oynadılar. Hemen ardından da kendi sınıfına girip hamur vs. oynamaya başladı. Benim yanımda kendini yırtan çocuk sanki kırk yıldır o sınıfa gidiyormuş gibi davrandı.
Onun bu halini görünce rahat bir nefes alıp kahve içmeye gittim. Alışma döneminde olduğu için bu hafta sadece günde iki saat gidecek ama bugün o iki saat iki gün gibi geldi bana.
İki saatin sonunda çok tedirgin bir şekilde gelmesini bekledim. Acaba onu bırakıp gittiğim için bana küsmüş müydü? Yarın okula nasıl getirecektim? Çok ağladığı için yuvanın korkunç bir yer olduğunu düşünecek miydi? gibi binlerce soru aklıma üşüşürken bizimki " annnnneeaaaaaa ben hamur oynadıııııııııııımmmmmmmmmmm" diye üstüme atlamaz mı! Sonra da "gitmeyelim lüüüütfeeeeeeennnn birazzz daha oynayalım annnneeeeeeeeee" diye devam eden yalvarmalarından sonra okulun bahçesinde biraz daha oynamasına izin vermek zorunda kaldım.
On an anladım ki, bu ayrılık bize çok iyi gelecek. Çok isabetli bir karar vermişim.
Benim durumumda olan bütün annelere duyurulur!
 

deyda'nın dükkanı Copyright © 2010 Designed by Ipietoon Blogger Template Sponsored by Emocutez