27 Aralık 2011 Salı

Ben de eksik kalmayayım - gitsin 2011, gelsin 2012!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 00:34 4 yorum
Herkesin yeni yıl dileklerini yazdığı şu günlerde ben de eksik kalmayayım, kendi isteklerimi sıralayayım dedim.



                                                                
Yeni yılda -



daha az hastalık

                                                                  
    
daha çok sağlık;


daha az stres,


daha çok eğlence;


daha az yemek,


daha çok spor;


daha az kilo,


daha çok para;


daha az evde vakit geçirmek,


daha çok gezmek (mümkünse çocuksuz) :) 


daha az ev işi ve çocuk bakımı ,


daha çok iş ;

ve son olarak da


daha az üzülüp


daha çok mutlu olmak istiyorum!



2012' nin hepimize iyi gelmesi dileğiyle!




































12 Aralık 2011 Pazartesi

Bol sulu bir gün..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:25 4 yorum
Bazı insanlar vardır, ilk görüşmede çok seversiniz hani. Çok ısınırsınız ve yakın hissedersiniz. İkinci #bloggerannebloggerbaba toplantısında tanıştığım güzel insan Derya da bunlardan biri oldu benim için.
Dün Twitter'da laflarken pat diye buluşmaya karar verdik. Ben de sabah Defne' yi okula bırakıp arkadaşım Çiğdem ile karşıya geçtim. 
Bu arada hava dün çok güzel ve sıcak olduğu ve bu sabah da aynı şekilde devam ettiği için çok kalın giyinmedim. 
Beyoğlu' nda yürürken bir ara sıcak bastı ve içimden "iyi ki ince giyindim" diye geçirip buluşma yerine vardım. 
Aslında sadece ikinci kez yüz yüze görüşmemize rağmen sanki kırk yıldır tanışıyormuşçasına sohbet ederken dışarıdaki hava değişimini hemen fark edemedik.
Bir ara kapıya bakarken yağmur damlalarını fark ettim. Fakat azıcık çiseliyor diye pek de önemsemedim.
Bir süre sonra hesabı ödeyip kalktık. Sevgili Derya işine, biz de Çiğdem ile yaptığımız bez pastalarının eksiklerini tamamlamak üzere Eminönü' ne doğru yola koyulduk. 
Dışarı çıkınca yağmur iyice hızlanmıştı. Yine önemsemedik çünkü hemencecik Tünel'e binip Karaköy' e, oradan da Eminönü' ne geçecektik. Fakat birkaç dakika sonra işin öyle basit olmadığını anladık. Tünel' e binene kadar epey ıslandığımız için ilk bulduğumuz yerden şemsiye almaya karar verdik. Nitekim Karaköy çıkışında hemen bir tane bulup aldık. Hava soğuk değil ama çok yağmurluydu. Eh artık şemsiyeli olduğumuza göre Eminönu tarafına yürümeye karar verdik. Ve yürürken nasıl büyük bir hata yaptığımızı far ettik!
Yağmur öyle hızlı ve ani bastırınca her yer su birikintisi oldu. Eh benim normal günlere göre olan ayakkabım doğal olarak su aldı. Bu arada köprünün  üstünden geçerken öyle bir rüzgar esti ki, bir ara şemsiyeyle beraber uçacağız diye düşünmedik değil. İşte bu noktada fazla kilolarım devreye girdi de bizi sımsıkı yerde tuttu :)
İşlerimizi hızlıca halletmeye çalıştık ama oralar çok kalabalık olduğu için her yerde şemsiye açamadık ve saç baş da ıslandı tabi.
Dönüşte artık montlarımız da iyice ıslandı ve yağmurun içimdeki T-Shirt' e geçtiğini hissettim. Bu arada vapura bindik ve o da ne?! İçeride hiç yer yok.  
Biz iki kafadar ıslanmış fare gibi tir tir titreyerek vapurdaki en kuytu köşeye sıkışmaya çalıştıysak da rüzgardan yine de fazlasıyla nasibimizi aldık. O anda bir zihni sinir projesi üretip şemsiyeyi açtık ve rüzgardan korunmaya çalıştık. İşe de yaradı ama sanırım o sırada şemsiye biraz hasar aldı.
Neyse ki vapur da direkt Kadıköy' e geçti ve biz hemen inip taksi çevireceğimiz caddeye doğru  koşarken zavallı şemsiye ruhunu teslim etti ve yamularak parçalandı. 
İşte olan o son elli metrede oldu. Resmen iki dakikada donumuza kadar ıslandık. Tabi o sırada taksi bulmak imkansız. Son bir gayretle elimizdeki kağıt! poşetlerini kafamıza geçirip kendimizi en yakın cafe'ye attık. Şansımıza orası sıcak içecekler satılan bir yerdi ve hemen ısınmak üzere yeşil çay söyledik. Bu arada Çiğdem'in sevgili kocası jet hızıyla gelip bizi aldı ve eve götürdü. 
Eve varır varmaz hemen sıcak bir duş alıp sıcacık patiklerimi giydim.
Bugün zatürre olmadıysam bir daha çok zor olurum herhalde.
Şu anda başım ağrıyor ama onca rüzgar ve ıslanmanın bedeli bu kadar olur, değil mi?









6 Aralık 2011 Salı

Oldu da bitti maşallah

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:43 11 yorum
Ne olacak, nasıl olacak derken bitti gitti bile. Karnımdaki sezaryen izinin  minyatürü boynumda da var artık. Aslında beklediğimden daha küçük. Ne de olsa 4.5 cm' lik bir kist ile beraber tiroidin sağ lobunu ve sol lobunun bir kısmını çıkardılar. Aslında hepsini çıkaracaklardı ama ameliyat sırasında iki dokorum da henüz genç olduğum için bir parça bırakmayı uygun görmüşler. Bu şekilde vücudum en azından az da olsa hormon üretmeye devam edebilecek.
Bu küçük kesik sayesinde üç gün bırakın yemek yemeyi, tabiri caizse tükürüğümü bile yutamadım.
Aslında ameliyat sonrası damardan verdikleri ağrı kesici sayesinde kendimi gayet iyi hissedip çok rahat kahvaltı etmiştim. Hanyayı Konyayı ağrı kesici bittikten sonra gördüm. Ne konuşabildim kimseyle, ne de doğru dürüst bir şey yiyebildim. Bu arada emzirmeye devam ettiğim için bir çorba bir de muz yemeye çalıştım her gün. Su içmek ayrı bir kabustu.
Bu küçücük kesik bana yutkunmak gibi  farkında olmadan yaptığımız bir eylemin bile aslında ne kadar zor ve zahmetli olduğunu farketmemi ve tekrar tekrar şükretmemi sağladı. İnsan vücudunun ne kadar mükemmel tasarlandığını ve içerisinin nasıl da karmaşık olduğunu hatırlattı.
İnsan sağlıklıyken  bunları çabucak unutuyor, her şey çok normal geliyor ama aslında öyle değil.
Önce boynumda bir kesik fikri bana çok itici geliyordu ama şu anda her aynaya baktığımda şükretmeyi hatırlatacağı için seviyorum onu.
Yavaş yavaş azalıyor ağrılar. Şu patoloji sonucu da temiz gelsin, daha ne isterim!

26 Kasım 2011 Cumartesi

Anesteziden ödü kopan korkak tavuk

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:28 12 yorum
Değişik takıntılarım var benim. Mesela cilasız ahşaptan yapılmış bir şeye asla dokunamam. Tüylerim anında diken diken olur ve dişlerim kamaşır.
Bazı şeylerden ödüm kopar. Bunlardan biri genel anestezi olmak. Şimdiye kadar sadece bir kez yaptırıp kötü bir deneyim yaşamadığım halde ödüm kopuyor.
Önümüzdeki hafta tiroidlerim alınacak. Ameliyatın kendisinden değil de anestezi kısmından korkuyorum yine. Çoğu insana saçma gelecek, biliyorum, ama konuşamayacak kadar çok fakat her şeyi hissedecek kadar az uyuştururlarsa beni gibilerinden saçma sapan düşünceler üşüşüyor zihnimde. Ne yapıp etsem yok olmuyor bu saçmalık.
Sadece bu korkumdan dolayı sezaryenden de ödüm kopmuştu. Mecbur kalınca epiduralli sezaryenden yana kullanmıştım tercihimi. Arkasından çok şiddetli baş ağrısı çekmeme rağmen ikinci doğumda aynı sebepten dolayı  yine epidurali tercih etmiştim.
Bu sefer öyle bir opsiyonum yok ve çok korkuyorum. Herkes bana korkma dese de, takıntı haline getirdim bunu da. Hiç aklımdan çıkmıyor.

Bana dua edin, olur mu?



22 Kasım 2011 Salı

Yine yeniden iş :)

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 21:26 4 yorum
Tam on yıl Tekstil sektöründe çalıştım. Hep üretimle uğraştım ve en sonunda bıktım. İkinci çocuğumdan sonra kendi işim olmasına rağmen mecburi bir ara vermek zorunda kaldıysam da artık üretimle uğraşmak istemediğimi biliyordum. Sevgili ortağım Peri ile o noktada yollarımız ayrıldı. Herkes kendi hayallerinin peşinde koşmaya karar verdi. O şimdi çok cici bir koleksiyon hazırlıyor - ki çocuklarımla giymek üzere dört gözle bekliyorum :) bense çok farklı bir iş hazırlığındayım. Detaylarını yakın zamanda vermeye başlayacağım ama önce biraz şekillenmesini bekliyorum.
Umarım her şey istediğim gibi olur, siz de beğenirsiniz ...

13 Kasım 2011 Pazar

Korkunç bir an...

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:58 12 yorum

Geçtiğimiz hafta boyunca Defne "beni lunaparka götürün" diye yalvarıp durdu. Yazın Ayvalık' ta iken bir iki kez götürmüştük, çocuk da tek kelimeyle bayılmıştı.
Bu aralar yine aklına geldi de hiç durmadan lunapark lunapark diyeyip durdu. Biz de bugün lunapark yerine eğlence parkına götürdük. Hani şu alış veriş merkezlerinde bulunan dönme dolaplı, tramplenli olanlardan.
Pazar günü olmasından ötürü aşırı kalabalık olsa da, Defne çok ama çok eğlendi. En çok zıplamayı sevdiği için ona uygun alanlar seçtik. En sonunda babasıyla çarpışan arabaya bindi ve kendince ilk defa araba kullandığı için    acayip mutlu oldu. Bunun  sonucunda da enerjisi tavan yaptı. Heyecandan yerinde duramıyor, ben şöyle kullandım, onlara böyle çarptım diye diye etrafımızda tur ata ata yürüdü.
Bu arada mekan kocaman olduğu halde aşırı kalabalıktı. Eğlence merkezinden çıkar çıkmaz kendimizi food court'ta bulduk. Buradan geçmişken hızlıca bir şeyler atıştırıp eve öyle geçelim diye karar verdik.
Beraber ne yiyeceğimize karar verdikten sonra babaya çocukları alıp oturacak bir yer bulmasını söyledim , o arada ben yemekleri alacaktım. Dediğim gibi , çok kalabalık olduğu için boş masa bulmak çok zor oldu ama sonunda biraz uzak olsa da, benim görebileceğim bir yere oturdular.
Bu arada yemek almak için oranın en yavaş yerini seçtiğimizi fark ettim. Ben beklerken babaya bakıp durdum, çocukları idare edebiliyor mu diye. Bu arada en az beş - on dakika geçmişti.  Baba Emir'i pusette oturtup onunla konuşuyor, şakalaşıyordu. kalabalıktan masanın tamamı görünmüyordu ama Defne'nin de oralarda olduğunu biliyordum.
Ya da öyle sanıyordum. Baba sürekli pusete dönük olunca şüphelendim. Neden hiç Defne ile ilgilenmiyor diye düşündüm. Sonunda o da bana doğru baktı ve ben el kol hareketleriyle "Defne nerede?" diye sordum. Önce anlamadı. Şansıma telefonu da arabada unutmuştum, olsa arayıp soracağım.
En sonunda birden panik olup "Defne nerde" diye bir bağırdım ki, herkes bana baktı. Baba ' nın cevabı " nasıl yani , seninle kaldı ya" olunca , benim kalbim yerinden çıktı! Ben kalabalığa baktım, kalabalık üzerime üzerime geldi..
Çocuk gitmişti..İki buçuk yaşındaki bebek o insan selinin arasında kaybolmuş ve biz bunu fark edememişiz.
O anda öldüm öldüm dirildim' in gerçekten ne demek olduğunu anladım. Kalbime öyle bir ağrı girdi ki, birden öleceğimi düşündüm.
O anda ikimiz de deli danalar gibi bir oraya bir buraya koşmaya başladık. Nereden başlayacağımızı nereye gideceğimizi bilmeden.
Sonra yanımızdaki masada oturan bir aile az önce anons yapıldığını, danışmaya bakmamızı söyledi.
Emir' i kaptığım gibi danışmaya doğru koşmaya başladım. Yol bana öyle uzun geldi ki...Ya anons yapılan kişi o değilse? Ya biri onu kaçırdıysa? Ya bir daha hiç bulamazsam..Allahım , o aslında çok kısa mesafede aklımı kaçıracaktım...
Sonunda Danışmaya ulaştım. Oradaydı... Endişeli ve ağlamaklı gözlerle beni bekliyordu. Koşup bana sıkıca sarıldı, kucağımdan inmedi.
Benim dizlerimin bağı çözüldü. O ise "anne ben balon istiyorum" dedi.

Şükür ki buldum onu. Aksini düşünmek bile istemiyorum....

Allah hepimizin yavrusunu korusun...

5 Kasım 2011 Cumartesi

Bir hastane macerası..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:29 2 yorum
Bu hafta başında pat diye beş buçuk yaşındaki yeğenimin apandisiti patladı. Aslında bir hafta öncesinden karnım ağrıyor diye söyleyip duruyordu ama biz okula gitmek istemediğini düşünüp çok ciddiye almadık. Bu sene ana sınıfında olduğu için oyundan ziyade ders ve okuma yazma alıştırmaları gördüklerinden, Eda sürekli çok sıkıldığını, eskisi gibi oyun oynamak istediğini, hatta sık sık okula gitmek istemediğini söyleyip duruyordu. Ani karın ağrısı şikayeti olunca da okul işine yorduk.
Fakat normal şekilde gidip gelmesine rağmen karın ağrısı şikayeti devam edince, okuldaki hemşire doktora götürmemizi önerdi. Doktor önce apandisitten şüphelendiyse de, yaptığı muayenede bizimki doğru dürüst tepki vermeyince yanlış alarm diye düşünüp bizi geri gönderdi.
Buna rağmen Eda' daki karın ağrısı dinmedi. Fakat birkaç gün okula gitmeye devam etti. İki gün sonra şikayetler devam edince yine doktora gidildi. Tekrar apandisit muayenesi yapıldı ve muayene sırasında öyle aman aman bir ağrı olmayınca bağırsak enfeksiyonundan şüphelendi doktor. Bu arada ikinci bir doktorun fikri alındı, o da muayene edip aynı sonuca vardı. Aradan beş gün geçmişti fakat iyiye gideceğine tablo gitgide kötüleşiyordu. Bizim Edoş okula da gidemez oldu. Üstelik ateşi de çıktı. Araya hafta sonu da girince pazartesine kadar beklemeye karar verildi. Bu arada ateşi gündüz iniyor, akşamları ise çıkıyordu. Artık pazar akşamı ateşi kırka çıkınca doktor tekrar arandı. O da daha fazla bekleyemeyeceğimizi, artık acil bir çocuk cerrahına görünmesi gerektiğini söyleyip bizi başka bir doktora yönlendirdi.
Pazartesi sabah erken cerraha gidildi. O da önce apandisitten şüphelenip aynı muayeneyi yapıp olmadığına karar verdi. Üç doktorun da söylediği, bu muayene sırasında çocuğun ağrıdan ortalığı yıkması gerektiğiydi. Fakat bizimki tam tersine ne aşırı bir tepki verdi, ne de yürüyüşünde bir sıkıntı vardı. Yine de doktor ultrasonda da bakmak istedi ve bingo! Apandisit patlamış, zehrini de akıtmıştı.
Meğerse bizimkinin ağrı eşiği çok yüksek olduğu için üç doktoru da yanıltmıştı. Cerrah hemen ameliyat olmasına karar verdi. Apar topar ve bir dakika daha beklemeden.
İçerideki tablodan emin olamıyordu, zehrin diğer organlarına ulaşıp ulaşmadığını kestiremiyordu.
Edoşum ameliyata alınırken bizler korku içinde bekledik.
Sonunda doktor geldi ve bizi dehşete düşüren olayı anlattı. İçerideki tablo beklediğinden çok daha berbatmış. Apandisitin yarısı çürümüş, bağırsakları ve karın boşluğunu saran ifrazatın ortasında taşlaşmış bir dışkı parçası varmış ve büyük ihtimalle bu olayın olmasına bu dışkı sebep olmuş.
Ameliyattan sonra en az beş gün hastanede kalmasına karar verildi. Bu arada çok yoğun bir antibiyotik tedavisi uygulandı. Hatta ilaç o kadar ağırdı ki, karaciğerine yüklenmemek için doğru dürüst ağrı kesici bile alamadı kuzu. Beş günde dört kilo verdi. Ifrazat ameliyat sırasında temizlenmişti doktor tarafından ama yine de ne olur ne olmaz diye diren de koydu (içerideki pislik dışarıya akabilsin diye boru gibi birşey).
Bu beş gün boyunca en büyük korkumuz olan ateşi çıkmadı kuzunun. Bu da başka bir enfeksiyonun oluşmadığının göstergesiydi. Yine de ömür boyu dikkat etmesi gerekiyor Eda' nın. Sürekli hareketli olması gerekiyor yoksa bağırsaklarının yapışma ihtimali olabilirmiş.
Yine de çok şükür diyoruz çünkü biraz daha geç kalınsaydı kaybedebilirmişiz onu.
Siz siz olun, çocuğunuzun her türlü ağrısını ciddiye alın. Hangisinin ağrı eşiğinin yüksek olduğunu bilemiyoruz malesef böyle ciddi şeyler yaşanmadan.

30 Ekim 2011 Pazar

Kendime not

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:59 2 yorum


Zaman yine gibi uçup gidiyor, Defne iki yaş sekiz aylık, Emir de sekiz aylık oldu.
Artık zaman zaman beraber oynuyorlar. Daha doğrusu Defne kardeşine istediğinde çok güzel sahip çıkıyor ama çoğu zaman da bir tane patlatıyor. Özellikle ben odada yokken. Ya da sürekli çocuğun elinden oyuncağını alıyor. Ama başkalarına karşı çok korumacı. Hemen "o benim kardeşim, ben onu herkesten korurum" diyor.
Bazen Emir huysuzlandığında "anne kızma Emir'e , o çok küçük. Bak artık ağlamıyor, yaramazlık yapmıyor" dior ve aklınca onu kurtarmaya çalışıyor. 

Geçen seneki bir türlü uzamayan kısacık saçları omuzunu geçti ve ona genç kız havası verdi. Zaten pek süslü oldu. Pembe ve mor olmayan hiç bir şey giymiyor, zaten son bir kaç aydır kendi giyiniyor. Ben asla onun yerine kıyafet seçemiyorum, kıyamet kopuyor. Yandaki ojeler de kendi tasarımı, hem de kuafördeki ablaya sürdürdü tek tek.
Şimdiye kadar saçını hiç toplatmayan çocuk, artık saçı daha uzun dursun diye iki yandan bağlatıyor. Bu şekilde Pippi Langstrumpf'a benzediğini düşünüyor.
Çok inatçı, çok komik ve çok kıyımsız bir çocuk. Yumuşak kalpli ve arkadaş delisi. Bir aydır kreşe gidiyor ve hiç tahmin etmeyeceğim şekilde sadece beş günde alıştı. Benden asla ayrılamaz diye düşünürken, çok kendinden emin bir şekilde gidip "hadi görüşürüz sonra anne" diyor, hatta ağlayan arkadaşlarını teselli ediyor.
Bu aralar bana çok düşkün oldu. Önceleri sadece babası onu yıkayıp uyutabiliyorken, son zamanlarda bunları sadece ben yapabiliyorum. Bana benzemek istiyor, kendini benimle karşılaştırıyor. "anne ben neden senin kadar büyük değilim" ya da" neden benim bacaklarım seninkiler uzun değil" gibi sorular soruyor. Çok meraklı, sürekli soru soruyor.

Emir ise artık iyice bilinçlendi. Yaklaşık bir buçuk aydır anne, baba ve meme diyor ve hep doğru şekilde kullanıyor. Sürekli elinden tutup yürütmemi istiyor. Emekliyor ama sevmiyor, yürümeyi daha çok seviyor.
Artık kendini yukarı çekip koltukta tutunuyor ve sıralıyor. Ablasına inanılmaz hayran. Ona güldüğü gibi kimseye gülmüyor, onunla ilgilensin diye gözünün içine bakıyor.
Aynı zaman benim küçük uydum gibi. Ben neredeysem o orada. hiç ayrılmıyoruz, ayrılamıyoruz. Odadan çıktığım zaman kıyamet kopuyor. o kalın sesiyle "annnneeee" diye bağırıp peşimden emekliyor.
Yedi aylıkken altta iki , sekiz aylıkken de üstte dört diş çıkardı. Kucaktayken dünyanın en sakin ve uyumlu bebeği oluyor ama yere bırakıp ilgilenmeyince birden çığlık çığlığa bağırıyor. Çok sert bakıyor ama bir o kadar da güler yüzlü. Ben ona duygusal ayıcık diyorum. Ağladığı zaman çok içli ağlıyor. Kucağına aldığım zaman hemen sarılıp yüzünü boynuma gömüyor. Bunu başkalarına da yapıyor o yüzden insanlar ona bayılıyor. Defne' nin kreşinde çok popüler, kim kucağına alacak diye yarışıyorlar.
Biraz iri bir bebek, hem enine hem boyuna gidiyor. Ona rağmen çok hareketli.
Defne'nin aksine bütün yemekleri tatmayı seviyor. Sevmediğinde ağzını bir daha açmıyor ama en azından tadına bakıyor.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.




22 Ekim 2011 Cumartesi

Hastalık mevsimi geldi

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:57 2 yorum
Ben hiç bu kadar dengesiz bir Ekim hatırlamıyorum. Sıcaklıklar birden yedi'den yirmi' ye çıkıp pat diye düşebildiği için etraftaki çoğu insan hasta. Şimdiye kadar gayet iyi idare eden çocuklarımın ikisi de nezle oldu.
Defne artık kendini kurtardığı için onunkini çok önemsemiyorum ama Emir' in hem burnu tıkandı,  hem de aynı anda dört dişini çıkarmaya çalıştığı için çok etkilendi. Bugün hiç olmadığı kadar huysuz. Gece uykusuna yattığı saat sekiz buçuktan beri tam beş kez uyandı ve var gücüyle bağırarak emmek istiyor. Daha doğrusu emerek uyumak istiyor. Kıyamadığım için bir iki kez izin verdim ama hemen alışınca çabucak vazgeçip tekrar yatır kaldıra döndüm. Bu sefer yine epey ağlayıp zorladı beni ama dayandım ve bir süre sonra o da sakinleşip uyudu.
Uyku eğitimi yaklaşık on beş günde tamamlanıyor ve biz daha bir haftasını geride bırakmadan bizimki hasta olunca her şey allak bullak oldu ama zor da olsa toparladık. Hasta diye ara verseydim bunca zaman boşuna ağlatmış olacaktım ve her şeyi baştan almak zorunda kalacaktım iyileşince. Öbür taraftan da ağladıkça sümükleri çoğalıp uyumasını zorlaştıracaktı ama artık onu göze aldım.
Neyse ki kısa zamanda yatır kaldıra tekrar alıştı ama burnu tıkalı olduğu için sık sık uyanıyor.
Hasta olmasının sebebi de düşüncesiz insanlar. Ne zaman çıksak Emir' e saldırıp ellerini yanaklarını okşuyorlar, hatta kimisi daha da ileri gidip öpüyor! Böylece hemencecik hasta oldu.
Şimdiye kadar bir şey demedim ama bundan sonra EL-LE-ME-YİNNN! veya ÖP-ME-YİNN! diye çemkirmek zorunda kalacağım.

Ne de olsa onlara değil , olan bize oluyor.



20 Ekim 2011 Perşembe

Mutluluğun resmini onlar çiziyor ben çekiyorum

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:33 4 yorum
                                                        Benim için mutluluğun resmi

                                       
                                           kızımı kuzenleriyle scooter' a binerken seyretmek


                                                      Oğluşumun ayaklarını öpmek


                                           Bir fincan acı kahve içmek, tabi yanında çikolatasıyla


                                                              Arkadaşlarıyla eğlenmesi


ve yine arkadaşlarla eğlenmesi


                                                    miniğin de eğlenceden geri kalmaması


                                                                 birbirlerinin varlığı


                                                        ve artık birlikte oynayabilmeleri



                                                      işte size mutluluğun bir sürü resmi :)

18 Ekim 2011 Salı

Değmeyin keyfime..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 16:03 2 yorum
Uzun zaman oldu, çok uzun zaman. Aslında geriye dönüp baktığımda çabucak geçen iki buçuk yılda neler oldu, neler değişti, bazen ben bile inanamıyorum.
Daha ilkine alışamadan iki çocuk sahibi oldum. Tek çocuklu annelerin yaşadığı bütün sıkıntıların iki katını yaşadım. En önemlisi, kendime hiç vakit ayıramadım.

Ta ki bugüne kadar.

Bu günü kendime ayırdım. Yaptığım tek şey Defne' yi okula bırakmak oldu. Ondan sonra bütün gün ayaklarımı uzattım. Gazete okudum. Evi toplamadım, yine ayaklarımı uzattım. Müzik dinledim, güllü yeşil çayımı, kahvemi içtim, yine uzandım.  Bunları yapmayalı tam iki buçuk sene oldu!

Aslında ne kadar basit geliyor kulağa yaptıklarım ama şu anda benim için en büyük keyif bunlar..

Ellemeyin beni bugün, çok işim var. Kendimi dinliyorum bugün..dinleniyorum..

15 Ekim 2011 Cumartesi

Uyku eğitimi Vol.3

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:54 4 yorum
Beni bilen bilir, özellikle çocukların düzeni konusunda genelde hep disiplinli ve dikkatliyimdir. Hep aynı saatte yesinler, uyusunlar vs. isterim ki onlar da rahat etsin, ben de. Bu yüzden önce Defne' ye, sonra da Emir'e uyku eğitimi verdim. Bu konudaki yazılarıma buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.
Defne' de çok hızlı sonuç aldığım için aynı şey Emir' de de olur diye düşünmüş ve feci şekilde yanılmıştım.
llk kez Emir dört aylık olmak üzereyken başladık fakat başarılı olamadık. Bunun birçok sebebi vardı. Yaz sebebiyle sürekli bir yerlere gitmemiz, gittiğimiz yerlerde bir sürü farklı kişinin Emir'i kucakta sallayıp uyutması (genelde aile büyükleri), Emir' in hazır olmaması, Defne' nin sürekli evde olup uyutma seanslarına karışması vs. vs.
Neyse ki üstünden koca bir yaz geçti ve küçük oğlum tam bir toramana dönüştü. Şu anda yedi buçuk aylık ve on bir kiloluk küçük bir sumocu kıvamında olduğu için artık onu kollarımda uyutmak imkansız hale geldi. Bu arada farklı uyutma yöntemleri denedim belki tutar diye ama maalesef  hiçbirinde istediğim sonucu alamadım.
Önce memede uyuttum, baktım ki başka türlü uyumuyor, hemen vazgeçtim. Sonra yanına yatarak uyutmaya çalıştım, bu sefer oyun sanıp sürekli üstüme tırmanmaya çalıştı ve kesinlikle bıkmak bilmedi. En sonunda oturarak da olsa sallayarak uyutmaya geçtik ve bir süredir böyle devam ediyor. Ama dediğim gibi, artık çok ağırlaştığı için artık kollarda derman kalmadı. Bu nedenle dün bu duruma acil bir son vermem gerektiğine karar verip tekrar yatır-kaldır yöntemine dönüş yaptım.
Emir artık tutunup kalktığı için bu onun için çok eğlenceli bir yöntem oldu. Tam kırk dakika boyunca ben yatırdım, o kahkaha atıp kalktı. Sonra yorulmaya başladı ama bana mısın demedi ve uykusuzluktan gözlerini açamaz hale gelmesine rağmen yirmi dakika daha ben yatırdım o kalktı. Tabi artık kahkaha atmaktan ziyade önce söylenmeye, sonra da ağlamaya başladı. Tam tamına bir saat boyunca hiç bıkmadan ayağa kalkan bebe en sonunda uyuyakaldı.
En az onun kadar ben de yorulmuştum. Dile kolay, bir saat boyunca on bir kiloluk bir kütleyi kaldırıp yatırmıştım. Ama pes etmeyip devam etmeyi kafama koymuştum.
Ertesi gün ağlama bitti ama kahkahalar eşliğinde kalkmaya devam etti. Bu sefer süre de kısalmış, tam yirmi iki dakikada uyumuştu minik adam.
Gündüz dışarıda olduğumuz için arabada uyuduğu için akşama kadar ara vermek zorunda kaldık. Bunun sonucunda gece uykusuna yatırırken biraz ağlamayla beraber kalkıp direnmeye devam etti ve süre biraz uzadı. Bu sefer yarım saate yakın sürdü. Önümüzdeki günlerde eğitimimiz devam edecek.
İki çocukla bu uyku olayını bir an önce çözmek zorundayım, başka türlüsü çok yıpratıcı oluyor. En azından ikisi de kendi kendine uyumayı öğrendikten sonra benim işim de bir nebze hafifleyecek, biraz nefes alabileceğim.
Emir oğlum, geçen sefer sen galip geldin ama bu sefer ben de çok azimliyim :) Bakalım bu sefer kim daha inatçı. Önümüzdeki günlerde göreceğiz..





4 Ekim 2011 Salı

"Anne Dostu Topluluk" nedir sizce?

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:43 0 yorum
Çocuklarımın beni fena şekilde meşgul tuttukları şu son aylarda doğru dürüst yazı yazamamış olan ben, sevgili Peri' nin sobesiyle silkindim ve hemen bilgisayarın başına geçtim. Sebebi, sobe konusunun hepimizi ilgilendiriyor olması ve bu konuda kendi çabalarıyla bir şeyleri biz anneler için değiştirmeye çalışan Emzirme Reformu Gönüllüleri 'nden gelmesi.

Bu güzel insanlar annelerin genel olarak karşılaştıkları sorunları ele almak üzere Emzirme hareketini "Anne Dostu Toplum Platformu" na dönüştürmek istiyorlar. Burada biz bütün annelere çok iş düşüyor. Ben de kendi adıma sobeye burada yer vererek katkıda bulunmak istiyorum. Siz de fikirlerinizi paylaşmak istiyorsanı, aşağıdaki sorularını yanıtlayabilir, ya da blogunuz varsa, yanıtların linkini bu yazının altına bırakabilirsiniz. Blogunuz yoksa da soruların yanıtlarını yorum olarak yazarak katkıda bulunabilirsiniz.

Gelelim sorulara :

1) "Anne Dostu Toplum"dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?
2) Türk toplumunun "Anne Dostu" bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
3) Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
4) "Anne Dostu İş Yeri" deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
5) Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
6) Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?

ve cevaplarıma :

1) Bir Toplum Anne Dostu olabilmek için her alanda annelere kolaylık sağlamalı. Örneğin doğumdan sonra anneyi bebekle yalnız bırakmak yerine ona destek olacak şekilde organizasyonlar olmalı.
Bunun dışında yollar pusetle çıkılacak şekilde düzenlenmiş olmalı, kaldırımlar düzgün, toplu taşımalar rampalı olmalı. Bütün kapalı alanlarda düzgün alt değiştirme üniteleri olmalı , marketlerdeki kasalarda annelere öncelik tanınmalı, mahallelerde temiz bakımlı parklar olmalı, çocukları götürebileceğiniz uygun fiyatlı ya da ücretsiz etkinlikler/festivaller düzenlenmeli. Bunun gibi daha birçok örnek sayabilirim.

2) Ne yazık ki hayır. Yukarıda saydığım hiç bir madde ülkemizde yok ya da yok denecek kadar az.

3) İş hayatı ve annelik arasında seçim yapmak zorunda bırakılmak, kapalı alanlarda çocuklarla ilgili sözlü tacizlere uğramak, açık alanda emzirme sıkıntısı.

4) Anne ve anne adaylarına baskı/psikolojik terör uygulamayan, işe dönerken adaptasyon sürecini kolaylaştıran, esnek çalışma saatleri ve belki de belli bir süre evden çalışmalarına olanak sağlayan iş yerleri anne dostudur. Ayrıca çalışan annelere kreş ve emzirme / süt sağma olanağı tanımaları önemlidir.

5) Fazla mesai, yetersiz izin ve iş yerlerinde yapılan psikolojik terör

6) Benim değiştirmek isteyeceğim en önemli şey , anneliğin de tam zamanlı bir iş olduğunun kabul edilmesi ve başka işlerle eşdeğer olması olurdu. Buna göre her annenin sosyal sigortası, maaşı ve toplumda kabul görmesi sağlanmalı.

Ben de buradan butun blog sahibi anneleri sobeliyorum. Unutmayın, hepimiz birimiz, birimiz de hepimiz için!

3 Ekim 2011 Pazartesi

Yuvada ilk gün

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:28 4 yorum
Bugün Defne' nin yuvadaki ilk günüydü. Bütün yaz nasıl olacağını hayal edip durdum. Kah korkuyordum, kah heyecanlanıyordum. Ama dip dibe yaşamaktan oluşan karşılıklı bıkkınlık hissi biteceği için de için için seviniyordum.
Son zamanlarda aramızda bir nevi aşk-nefret ilişkisi başlamıştı. O, Emir doğduktan sonra bütün vaktimi ve enerjimi ona veremediğim için nefret etti ve bunun sonucunda da bana aşırı bağlandı. Bensiz nefes alamaz oldu. Değil başka odaya gitmek, yanında otururken bile bana "anne gitme" diyordu.
Bense onu ölesiye severken bu aşırı bağlanmasından dolayı nefes alamaz olmuştum. Önceleri hep mutlu ve güler yüzlü olmasına alıştığım çocuk gitmiş, yerine sürekli ağlaşan, her şeye aşırı tepki veren ve beni sürekli zorlayan bir çocuk gelmişti. İşte o noktada kesin kararımı vermiştim : bu çocuk yuvaya gidecekti. Biraz mesafe ikimize de iyi gelecekti. Tek korkum, bana bu kadar bağlanan bir çocuk benden nasıl ayrılacaktı. Bunu çok fazla düşünmemeye çalışarak bütün yazı geçirdik ve bugüne kadar geldik.
Artık geri dönüş yoktu. Bu yola girmiştik bir kere. Emir' i babaya bırakarak Defne ile yola koyulduk.
Birkaç zamandır öğlen uykusunu bırakmaya çalıştığı için günlük huysuzluğuna uykusuzluk da eklenince okul kapısında mızırdanmaya başladı. Aslında yol boyunca hamur oynayacağı için sevinen çocuk benim de sınıfa gelmeyeceğimi anlayınca kıyameti kopardı. Öyle ki bütün okul inledi. Baktım olacak gibi değil, onunla konuşmaya çalıştım. Onun sınıfa gidip oynayacağını, benimse onu aşağıda bekleyeceğimi anlatmaya çalıştım ama nafile. Ağladıkça ağlıyordu ve sesinin dozu git gide artmaya başladı. Bu noktada artık benim yapacak bir şeyim kalmadı ve onu sınıf öğretmenine teslim ederek müdürün odasına gittim. Oradaki kameralardan adım adım ne yaptığını izledim.
Şöyle ki, önce ağlamaya devam etti. Okul psikoloğunun da devreye girmesiyle biraz sakinleşmeye başladı. Boş bir odaya gidip oyuncaklarla oynadılar. Hemen ardından da kendi sınıfına girip hamur vs. oynamaya başladı. Benim yanımda kendini yırtan çocuk sanki kırk yıldır o sınıfa gidiyormuş gibi davrandı.
Onun bu halini görünce rahat bir nefes alıp kahve içmeye gittim. Alışma döneminde olduğu için bu hafta sadece günde iki saat gidecek ama bugün o iki saat iki gün gibi geldi bana.
İki saatin sonunda çok tedirgin bir şekilde gelmesini bekledim. Acaba onu bırakıp gittiğim için bana küsmüş müydü? Yarın okula nasıl getirecektim? Çok ağladığı için yuvanın korkunç bir yer olduğunu düşünecek miydi? gibi binlerce soru aklıma üşüşürken bizimki " annnnneeaaaaaa ben hamur oynadıııııııııııımmmmmmmmmmm" diye üstüme atlamaz mı! Sonra da "gitmeyelim lüüüütfeeeeeeennnn birazzz daha oynayalım annnneeeeeeeeee" diye devam eden yalvarmalarından sonra okulun bahçesinde biraz daha oynamasına izin vermek zorunda kaldım.
On an anladım ki, bu ayrılık bize çok iyi gelecek. Çok isabetli bir karar vermişim.
Benim durumumda olan bütün annelere duyurulur!

19 Eylül 2011 Pazartesi

İnci göründü!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 00:06 0 yorum
Tarih tekerrürden ibaret diye boşuna dememişler. Günlerdir geceleri sıkıntı yaşayan Emir oğlum sonunda ilk dişini çıkardı. Hoş, çıkardı da pek denemez henüz, sadece minicik bir uç vermiş ama çıkması fazla sürmez.
Bazı çocuklar çok zor diş çıkarıyorlar, Emir de onlardan biri. Son birkaç gece çok yoğun olmak üzere, son zamanlarda çok huysuz ve huzursuzdu. Tam olarak kondurmasam da hep dişten şüphelendim. Şüphelendim ama hep "yok, daha erken" diye düşündüm. Bu arada bizimki benimle yapışık yaşamaya başladı. Gece gündüz üzerimden indiremez oldum. Hatta son zamanlarda gece emmek için uyandığında artık yatağına geri yatıramıyordum. Sürekli kucağımda uyumak istiyordu ki bu da bana birkaç uykusuz geceye mal oldu. Sabah yediye kadar uyumadığım geceler oldu ama yine de sıkıntısına kesin bir sebep bulamadık.
Ta ki bu sabah kahkaha atarken damağındaki beyaz noktayı fark edene kadar.
Minik oğlumun ilk dişi çıkmıştı!

Küçük bebişim artık çocuk olma yolunda ilk adımını attı.

Çok hızlı büyümesini istemesem de yapacak bir şey yok.

Bu günü de tarihe not ediyorum Emir oğlum adına..

8 Eylül 2011 Perşembe

oooppsss!!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 00:26 0 yorum
Defne bu aralar tam papağan kıvamında. Hatta işin ciddiyetini bugüne kadar kavrayamamışım. Duyduğu istisnasız her kelimeyi kaydediyor. Buraya kadar her şey normal. Fakat sorun şu ki. duyduğu bütün kötü, ayıp kelimeleri kaydetmekle kalmayıp sık sık kullanmaya başladı.
Örneğin geçen dışarıda kavga eden iki kişi arasındaki diyalogda "kes sesini", "bağırma lan", "salak" gibi kelimeler havada uçuşuyordu.
Arkasındaki birkaç gün içinde Defne şu cümleleri kurdu :
-Anneanne geçen bize geldiğinde : "aaa salak anneanne gelmiiiiiişşşşş!"
-Kuzeni Eren ile oyuncak kavgası esnasında : " sana kes sesini dedim!" ve Eren ona bağırarak cevap verdiğinde : "bağırma lan dedim sana!!!"
Daha iki buçuk yaşındaki çocuğun bunları böyle cuk diye oturtabilmesinin yarattığı şaşkınlıkla kullandığı kelimeleri hiç beğenmediğimi bir türlü söyleyemedim. Ama duruma acil el atmam lazım!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Karanlığın arkasındaki güneş

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:19 0 yorum
Uzun zamandır yazasım yoktu. Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi dibe vurmuştum, bir süredir çıkmak bilemedim. Canım sürekli uyumak istiyor, fakat iki çocuklu bir anne olduğum için bu pek mümkün olmuyordu. Ben de çocukların zaruri ihtiyaçlarını giderip başka hiçbir şeyle uğraşmak istemiyordum. Buna yazı yazmak da dahil.
Artık tahammülsüzlüğün son noktasına ulaşan ben üç dört gündür birdenbire U- dönüş yapıp bulutların arkasındaki güneşi görmeye başladım. Neden. nasıl olduğunu anlamadan her şey birden daha basit görünmeye başladı gözüme. Öyle ki, Defne' nin dün akşam abuk subuk sebeplerden yarattığı ortanın da üstünde olan krizi bile sakin karşılayıp onu da sakinleştirmeyi başardım.
Çok değil, sadece iki, üç gün önce olsa ben de onunla beraber krize girer, bas bas bağırmaya başlardım.
Bana birden bire ne oldu bilmiyorum ama iki tane olasılık var sadece :
Ya fırtına öncesi sessizlik, ya da artık buhranı geride bırakıp kabullenmişlik söz konusu olabilir.

Hangisi olduğunu yakında göreceğiz ama en azından yazma isteğim geri geldi ki bu da benim için iyi bir şey.

Herkese (ve en çok kendime) aydınlık günler dilerim!

4 Ağustos 2011 Perşembe

Babalar & kizlari ile Anneler & kizlari arasindaki fark

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:49 4 yorum
Defne dogdugunda babasinin ilk soyledigi sey tam olarak suydu : " Askim ben bunu nasil verecegim elin adamina?" Ben de sasirmis ve cevap olarak da "babam da oyle diyordu" demistim.
O gundur aralarinda inanilmaz bir ask var. Baba asagi, baba yukari..Baba isten gelir gelmez benim pabucum dama atilir ve uyutma islemini bile babanin yapmasini ister.


Babasiyla konurken yuzundeki ask dolu ifade , simarik ve cilveli konusmalari, onu gunde birkac kez arayip seni ozledim, neredesin, cabuk gel demeleri bizimkinin eriyip bitmesini sagliyor. Onun icin varsa yoksa Defne..




Derken Defne' nin bana gunde en az dort bes kez soyledigi cumle : " Anne seni artik seeevmiyorruummmm!"

Anneler ve kizlari!

2 Ağustos 2011 Salı

Buyuk Buhran

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 21:57 8 yorum
Su sicak yaz gunlerinin tam tersine icim buz gibi. Kendimi taniyamiyorum. O her daim gulen insan gitmis, yerine tahammulsuz, asabi, en ufak bir seyde parlayan, en fenasi da kendi cocuklarina katlanamayan bir canavar gelmis.
Artik cocuklarimla konusmuyor, onlara surekli bagiriyorum. Ozellikle Defne' me. Onun sadece iki bucuk yasinda kucucuk bir bebek oldugunu bildigim ve bunu kendime surekli hatirlattigim halde, kendimi ona bagirmaktan alikoyamiyorum. Halbuki o degil bu buhranin sorumlusu. Cocuklari isteyen bendim, kimse zorlamadi beni.
Hatta bana en cok ihtiyaci oldugu bir donemde ona kuma getiren ben, ona her saniye kizip duran da yine ben! Bunlari dusundukce kendimden nefret ediyorum ama yine de hincimi kucucuk bir cocuktan cikariyorum. Bazen verdigim asiri tepkilerden sonra bana oyle anlamli bakiyor ki, kendimden utaniyorum. Hatta nasil hala "anne, anne" diye pesimden konustuguna bazen inanamiyorum.
Cok zor bir donemden geciyorum. Allah' in gucune gider bu davranislarim diye korkuyorum. Ikisinin de ruh - beden sagligi yerinde cok sukur, neyin isyani bu ?
Hesapta her zaman ayaklari yere saglam basan eski ben nereye kayboldu? Bu kadar korkak ve zayif miydim?
Ne kadar ugrassam da toparlayamiyorum kendimi.
Defne de o kadar inatci ve korkusuz ki, benim bu canavar halime bile dikleniyor. Asla alttan almiyor. Sasiriyorum..
O kadar bunalimdayim ki , bazen Emirim' e bile bagirmaya ramak kaliyor - ki daha sadece bes aylik bir bebek! Ve ustelik cogu zaman uslu bir bebek.

Cocuklardan once cok yogun olarak calistigim icin butun gun iki bebekle olmak beni bozdu. Bir yandan onlari bakiciya emanet edemeyecek kadar korumaci, oteki yandan onlara surekli negatif yaklasacak kadar bunalimdayim. Ne yapacagimi sasirdim.

Bu canavardan kurtulmak istiyorum, bir an once..


18 Temmuz 2011 Pazartesi

Defne ve Emir son durum

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 13:38 4 yorum
Defne : Yirmi dokuz aylik oldun. Emir' i hala coook kiskaniyorsun ve bunu her firsatta gosteriyorsun. Bazen asiri severek, bazen de direkt "onu sevmiyorum" diyerek.
Cenen inanilmaz dustu. Hic susmuyorsun! Surekli soru sorup (hem de ayni soruyu onlarca kez) bir seyler anlatiyorsun. Hatta o kadar cok konusuyorsun ki, gecen gun eve gelen yardimcimiz bana "abla Defne'yi azicik parka mi gotursen, is yapamiyorum, surekli konusuyor" dedi.
Ama en cok masal anlatmana bayiliyorum. Bunu en kisa zamanda kameraya cekmem lazim. Bu aralar o konuda pek tembelim de. Evvel zaman icindeeee, kalbum zaman icinde bir tane anne varmissssss..diye basliyorsun ya, tadindan yenmiyor!
Meyve' ye, ozellikle de cilek ve seftaliye bayiliyorsun ama sebze ile aran hic yok.
Hic durmuyorsun. Yuruyecegine kosuyorsun, merdivenden yuruyerek degil ziplayarak iniyorsun, surekli sehpadan koltuga zipliyorsun. Enerjin hic bitmiyor, o yuzden sana Duracell' li diyoruz.
Tam bir suslu oldun, oje , ruj, allik , hepsine bayiliyorsun. Ben makyaj yaparken mutlaka sen de istiyorsun. Suruyormus gibi yapip seni kandiriyorum , simdilik kaniyorsun ama yakinda baska hileler bulmam gerekecek.
Tam bir pembe ve barbie delisi oldun. Butun kiyafetlerin pembe olmak zorunda. Ben hic sevmedigim ve seni bugune kadar uzak tuttugum halde bir sekilde icindeki pembe canavar uyandi. Umarim bu sadece bir donemdir.
Bu arada kesinlikle seni ben giydiremiyorum artik. T-Shirt'unden ayakkabiya kadar her seyi kendin seciyorsun. Hic de fena gitmiyorsun aslinda.
Bana inanilmaz baglisin. Odadan ciktigimda ile bana anne gitme diyorsun. Cok bunaltiyorsun beni bazen ama bir yandan da kardesinle beni paylasmak zorunda oldugun icin bunu yaptigini biliyorum.
Kisacasi hem cok zor hem de cok tatli bir donemdesin.

Emir : Dort bucuk aylik oldun. Defne' ye bayiliyorsun. Ne yaparsa yapsin ona bakip kahkahalarla guluyorsun. O kadar tatlisin ki, en cok agladigin zamanlarda bile beni gorur gormez susup guluyorsun. Hala yanimda yatiyorsun. Yatak seciyorsun, benim yatagimda hemencecik kendi kendine uyuyakaliyorsun ama baska bir yataga koydugum anda ciglik cigliga agliyorsun. Bu arada aglarken sanki soyleniyorsun. Bunu da bir an once kayit ederek olumsuzlestirmeliyim.
Sadece sut emiyorsun ama gizlice dondurmanin tadina baktin bile.
Artik donuyorsun ve kendini ite ite yatagin taa oteki ucuna gidebiliyorsun. O yuzden seni yalniz birakamiyorum. Bacaklarin cok guclu, yaklasik bir aydir parmaklarini tuttugum anda hemen ayaga kalkiyorsun. O yuzden seni yurutece koydum ve direkt yurudun. O koca yurutecin icinde kayboluyorsun ama yine de seni hicbir sey durduramiyor. Gecen koydugumda cok agladin ve kollarini acarak bana dogru yurudun. Teyzen bunu gordugunde cok sasirdi.
Meme emerken duramiyorsun, cekip ayirmam gerekiyor yoksa aglayarak emmeye devam edip bogulmaya basliyorsun .
Sen de pek hareketlisin. Ellerin ayaklarin hic durmuyor! Sanirim bir Duracell' li daha geliyor. Yandim ben!
Yikanmaktan hic hoslanmiyorsun. Hatta kaka yaptiktan sonra poponu yikadigimda bile agliyorsun. Umarim bu durum yakinda degisir.
Iki tavsanin olmadan uyuyamiyorsun, surekli pozisyon degistiriyorsun. ilkinde sadece yuzustu, sonra sadece yan uyutabiliyorum. Sirtustu ise hic uyuyamiyorsun. O yuzden arabada seyahat etmeyi de hic sevmiyorsun. Uzak yola gidince yol boyu agliyorsun. Pusette uyumayi da sevmiyorsun. Umarim bu kotu aliskanliklar bir an evvel gider oglum, boylesi cok zor.
Cok tombissin, her goren micniklamak istiyor, bana fenalik geliyor.

Simdilik aklima gelenler bunlar..

5 Temmuz 2011 Salı

Babalar ve ogullari

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:11 0 yorum
Evlat ayrimi yapilir mi?
Ben anneyim, yapamam! Iki cocugumu da farkli seviyorum. Her ikisinin de kalbimdeki yeri ayri. Aralarinda bir secim ya da ayrim yapmam mumkun degil.
Babalar icin de ayni sey mi gecerli, bilemiyorum. Etrafimda gozlemledigim kadariyla butun erkekler bir oglu olmasini cok istiyor. Artik soyun devami icin mi - ki Sabanci ya da Koc olmadigimiza gore o kadar da onemli bir sey degil bence- yoksa baska bir neden icin mi bilemiyorum.
Benim kocam da ayrim yapiyor, ama o oglunu degil, kizini ayiriyor. Varsa yoksa Defne. Hatta bazen o kadar ileri gidiyor ki, sinirleniyorum. Emir'in suratina bile dogru durust bakmiyor-DU!
Ne zaman ki oglum biraz buyudu, babasina tepki vermeye, ona gulmeye basladi, isler degisti. Yine ilginin buyuk bolumu Defne' de olmakla beraber artik ogluyla da vakit gecirmeye basladi. Hatta bizim ufakligin buyudukce babasina daha cok benziyor olmasi kocacigimin cok hosuna gidiyor. Bunu birilerinden duydugu zaman gozlerinde cok gururlu bir ifade oluyor.
Ilk baslarda panik oluyordum acaba oglunu sevmeyecek mi diye ama zamanla bunun yersiz bir kaygi oldugunu gordum. Anladim ki babalar da evlat ayrimi yapamaz!
Defne ile cok iyi anlasiyorlar, cok mutlu oluyorum bunu gorunce. Dilegim, ileride ogluyla da en az bunun kadar iyi anlasmalari! Catisan bir baba-ogul yerine birbirini cok seven , sayan bir baba-ogul olsunlar.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Emir' in yatakta ve pusette uyuma egitmi - 2

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 14:05 0 yorum
Once asagidaki yaziyi hazirlamistim :

Gecen gun Emir' in uyku egitimine basladigimizdan bahsetmistim. Aradan gecen iki gun icinde kendi kendine uyumayi ogrendi bizim bidik - ama sadece yuz ustu! Dogdugundan beri sirt ustu uyutamadim cocugu. Denedigim anda gozleri faltasi gibi aciliyor ve bas bas bagirmaya basliyor!
Simdi nolacak, sen de yuz ustu uyutmaya devam et diyenleri duyar gibi ama isler malesef o kadar basit degil. Sirt ustu yatamadigindan dogal olarak pusette de U-YU-YA-MI-YOR!! Anlayacaginiz, benim icin pusetle gezmek tam bir kabus! Uykusu gelene kadar idare ediyor benim minik oglum ama uykusu gelince o kadar agliyor ki, onu her seferinde kanguru' ya koyup tasiyarak eve donmek zorunda kaldim.
Artik iyice agirlasan oglum boynumda bulunan fitigi inanilmaz hizli bir sekilde ilerletince bu duruma da bir el koyalim dedik ve benim minik oglum pusette uyumayi da ogrenmek zorunda kaldi - kaliyor.
Dun annemle Bagdat caddesinde ilk deneme turumuzu yaptik. Sonuc : Caddebostan - Suadiye arasi gidip gelindi ve Emir surekli agladi. Biz yol boyunca onu sakinlestirmek icin elimizden geleni yaptik. Emzik verdik, durup onu oksadik, elini tuttuk ama bana misin demedi! Yaklasik bir saat suren bu aglama nobeti boyunca yine de uykuya dalamadi, eve gelir gelmez yuzustu yattigi gibi yorgunluktan bayildi.
Ikinci deneme turuna bu sabah devam ettik. Bu sefer evin etrafinda yuruyelim dedik cunku Cadde' deki insanlar surekli -aa, cocugunuz agliyor!- diyeyip durdular. Sanki ben farkinda degilmisim gibi?? Nasil birsey bu yahu!!
Neyse, evin etrafinda gezer, cok aglarsa hemen doneriz dedik. Ama bu sefer cok aglamadi, sadece aglandi. Emzik verince sakinlesti, emzigi dusurunce tekrar aglandi. Sonunda kendi kendine uyuyakaldi! Ben bir noktadan sonra ayrilip fitik icin doktora gittim, annem de cesaret alip tekrar Cadde'ye indi. Bu sefer ara ara yine ariza cikarmis oglum ama dunku gibi degil.

Sanirim dogru yoldayim. Bu aralar seni biraz fazla aglattim kucuk oglum benim ama her sey senin iyiligin icin! Az kaldi, yakinda ikimiz de kurtulacagiz :)

Sonra bir haftaligina Sapanca' ya gittik :

Sapanca' da biz, kocamin iki teyzesi ve esleri ile bir tanesinin iki cocugu olunca, Emir hic kucaktan inemedi. Surekli tembihlememe ragmen kucakta uyutuldu ya da aglamasina izin verilmeden hemen kucaga alindi. Bu nedenle kafasi iyice karisan oglum eski aliskanliklarina hizli bir donus yapti.
Eve donmeden iki gun once tekrar hem uyku hem de puset egitimi vermem gerekti ve bu sefer Emir oglum cok daha direncli cikti. Oyle icli ve uzun agladi ki , benim bile aglayasim geldi ama yilmadim.
Simdi aradan uc gun gecti ve hala aglamadan uyumuyor, ama sureler gitgide kisaliyor.

Cocugunuza uyku egitimi verecekseniz size benden cok onemli bir tavsiye : Siz siz olun, sakin bu isi tamamen halletmeden tatile falan cikmayin, yoksa her sey berbat olabiliyor!

24 Haziran 2011 Cuma

Defne' den inciler.

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 22:09 0 yorum
Defne su anda yirmi sekiz bucuk aylik ve konusmayi iyice sokmus olmanin verdigi hazla hic susmuyor. Sabah kalktigi gibi basliyor ve yatana kadar devam ediyor. Sustugu tek bir zaman var, o da dondurma yediginde. Bu arada beni cok sasirtiyor kurdugu cumlelerle. Aramizdaki diyaloglardan bazilari asagidaki gibi :


Ben   : Defne beni kizdirma , kizdirirsan seni ceza sandalyesine oturturum! (Yaramazlik yaptigi zaman iki
           dakika boyunca oturttugum bir sandalyesi var)
Defne : Yok, doversin!
Ben   : ???????? Kocaman Dumur!

Defne yogurdu yemege karistirarak degil de ayri yemeyi sever. Ben de yemek cabuk sogusun diye karistirip  tabagi onune koyunca bizimkinin cevabi :
-Anne, yaptigini begendin mi?

Yolda yururken yanimizdan gecen kocaman kopegi goren Defne bir anda ciglik cigliga aglamaya baslar.
Ben    : Noldu????
Defne : Annneeeeeeeeeyyyyy, kopek beni isiriyooooooorrrr!!! uuuhuuuuuuuuuu
Ben    : ????????

Bunun gibi daha neler neler!

20 Haziran 2011 Pazartesi

Uyku egitimi Vol.2

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 14:28 0 yorum
Defne'ye uyku egitimi verdigimde tam on bir bucuk aylikti. Onu sallamaktan bikmis ve o anda bu isi bitirmeye karar vermistim. O kadar basarili olmustum ki, bir cocugum daha olursa bunu dort aylik olur olmaz yapmaya o gun karar vermistim.
Simdi ise o an geldi catti. Emir dort aylik olmak uzere ve feci kucak bebegi oldu! Aslinda dogar dogmaz kendi kendine cok guzel uyuyabilecekken asiri kalabaliktan (her gun dokuz kucuk cocuk ve bes yetiskin bir arada) ve Defne' nin kiskanc tavirlarindan kucaga alismak zorunda kaldi. Onu kucagimdan baska yerde yatirmaktan korkmus ve bu hale gelmesine sebep olmustum.
Simdi bunu duzeltme zamani geldi.
Defne' de yatir kaldir yontemini basarili bir sekilde uygulayinca , Emir' de de aynisini yapmaya karar verdim. Tek farkla : Defne' de gece uykusuyla baslamistim, Emir' de ise gunduz uykusuyla.
Emir o kadar inatci cikti ki, aglamaktan yorgun dusup uyuyana kadar tam bir saat on dakika gecti. Tracy Hogg'a gore ortalama surenin yirmi dakika oldugunu varsayarsak, bu oldukca uzun bir sure. Ama yilmadim, devam ettim. Hem onun iyiligi icin, hem de kendim icin.
Emir bebek arabasinda, ana kucaginda vs. uyuyamiyor. Illa kucakta uyuyacak, sansimiz varsa pusete/ana kucaginda uyumaya devam edecek. Yoksa yine kucaga alinacak ve slingde uyuyacak. Artik cok agirlastigi ve bende iki tane boyun fitigi oldugu icin bunu bir an once halletmem gerekiyor.
Ilk denemenin uzerinden iki saat gecti ve hala uyuyor Emir oglum. Belli ki cok yorulmus kucugum ama gunler gectikce daha kolay uyuyacak, biliyorum. Ne de olsa tecrubeyle sabit.
Derken simdi uyandi!
Devami yarin.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Yuh artik!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:34 0 yorum
Dün gece çocukları yatırıp Emir' i de tekrar emzirdikten sonra hemencecik yatıp mümkün mertebe fazla uyumayı amaçlamıştım. Tabi Türkiye' de yaşadığımı hesaba katmadan yaptım bu talihsiz programı!
Tam gözlerimi kapatıp derin uykuya geçmek üzereyken, birden taktaktaktaktak diye bir sesle uyandım. Etrafıma baktım, yanımda kocam ve oğlum mışıl mışıl uyuyorlar.
Banyoya gidip diş duşunu kontrol ettim (dişlerimi fırçaladığım harika bir sistem), o da kapalı. Bu sefer evin içinde dolaşmaya başladım ama açık kalıp da o sesi çıkarabilecek herhangi bir şey bulamadım. Bu arada sinirim tavan yaptı çünkü bir ses var ortada ama kaynağını bulamıyorum. Bulsam hemen kapatıp Emir tekrar uyanmadan birazcık uyumaya çalışacağım.
En son balkona çıktım artık. Bir de ne duyayım - ses dışarıdan geliyor! Bu arada saat 23.58, yani gece yarısına iki dakika var!
Meğer bizim arka binamızdaki inşaatta çalışma devam ediyormuş. Resmen gözlerime inanamadım! Çok klişe olacak ama böyle bir şey ancak Türkiye' de olur. Yuh ve pes artık dedikten sonra ilk işim Belediye' ye şikayet etmek oldu ama tabi gece yarısı olunca karşımda sadece telesekreteri bulabildim.
Bu nasıl bir saygısızlık, terbiyesizlik ve cürettir yahu? Bu ülkede hiç mi insan hakları yok? Nasıl bu kadar umursamaz olabilir insanlar? Siz inşaatı bitireceksiniz diye ben gece yarısı sizin gürültünüzü dinlemek zorunda mıyım?
Böyle şeyler oldukça çekip gidesim var buralardan..

7 Haziran 2011 Salı

Roomba'siz hayat coook bayat :))

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 14:48 13 yorum
Yepyeni bir yardimcim var artik.  Cok akilli kendisi, hem de cok caliskan. Ustelik dili de yok! Tanistirayim : Iste Roomba!
Su iki kucuk cocuklu hayatimda basima daha iyisi gelemezdi. Surekli birseyler dokuluyor yerlere, zirt pirt supurmek gerekiyor. Zaten feci uykusuz olan ben bir de bunlarla ugrasmak zorunda kaliyordum. Ama artik benim yerime Roomba hallediyor temizlik isini.
O kadar akilli ki, toz sensoru var. Nerede toz varsa oraya gidiyor. Bakmayin yuvarlak olduguna, koseler icin minik fircasi var, onu cikariyor ve butun koseleri de silip supuruyor. Ustelik zaman ayari da var. Istersem her gun ayni saatte kendiliginden supurmeye basliyor. Simdi diyeceksiniz ki   sarji biter bunun ama benim Roombam o kadar akilli ki, sarji bitmeden kendini sarja takiyor.
Bence en iyi icatlardan biri bu, asla vazgecmem kendisinden!

13 Mayıs 2011 Cuma

Defne Sozlugunden secmeler-1

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:04 2 yorum
Defne iki dil ile buyumenin verdigi kafa karisikligiyla cok komik , ayni zamanda da cok seker konusmaya basladi. Daha sonra unutmamam icin buraya not etmek istedim.

- Ben     : (Almanca otur anlamina gelen) Setz Dich!
- Defne  : Tamam Annecim, Setzicem (yani oturacagim)

- Beyaz Dondurma yerine Beyaz Eis

- Haribo yerine Balibu

- Yapiskan yerine Dabiskan

- Cikolata yerine Lukulata

- Emil benim kardes baby

- Surpriz yumurta yerine Yoko Ei ( Schoko - Ei )

- Zeytin yerine Bagga

Simdilik aklima gelen bunlar. O soyledikce paylasmaya devam edecegim.

29 Nisan 2011 Cuma

Emzirmeyi başarmak!

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 21:14 14 yorum
Başlık size garip gelebilir ama emzirme işi aslında hiç de öyle kendiliğinden oluşan bir olay değil. Bunu ikinci çocuğum doğduktan sonra anladım.
Defne doğduktan hemen sonra mememe öyle istekli ve kuvvetli yapıştı ki, sütümün gelmeme ihtimali olmasını imkansız kıldı. Hatta göğüs uçlarım
çok kötü tahriş olmuştu. Defne benim ilk çocuğum olduğu için, her bebeğin bu şekilde istekli emdiğini ve bu sürecin çok doğal geliştiğini düşünmüştüm. Ta ki Emir doğana kadar. Güya tecrübeli olan ben, çok fena çuvalladığımı hissettim çünkü oğlum doğduğu andan itibaren hiç emmek istemedi. Önce güçsüz dedik, bekledik ama hiç gelişme göstermedi Emir. Hemşireler bu arada asla biberonla beslememem gerektiğini, aksi halde hiç emmeyeceğini söyleyip beni korkuttular. Aradan üç gün geçince ve hala göğsüme koyar koymaz uyuma numarası yapmaya devam edince pes edip sütümü sağdım ve biberonla vermek zorunda kaldım, çünkü daha fazla aç bırakmaya gönlüm el vermedi.
Emir on günlükken doktorda randevumuz vardı ve biberon sayesinde kilo alan oğlum, emme konusunda hala aynı isteksiz tavrını sergilemeye devam ediyordu. Bu arada gecelerim kabus gibi geçiyordu, çünkü sürekli sağıyordum, biberon hazırlıyordum, sütü ısıtıyordum, yeme faslı bittikten sonra da biberonları ve sağma makinesinin uçlarını sterilize ediyordum. Bu işler zaman aldığı için neredeyse hiç uyumaya zamanım olmuyordu. Ben daha yatmadan küçük adam yine uyanıp yemek istiyordu.
Defne' den emzirmenin ne kadar rahat bir olay olduğunu -Allah'tan!- bildiğim için, emzirme konusunda inat ettim. Hem bebeğim için, hem de kendim için! En azından emzirip yatacaktım, diğer teferruatlarla uğraşmadan! Dışarıda biberon taşımak, kaynar su bulmak, sterilize etmek de cabası!
Kendimce şu metodu uygulayarak yirminci günde başarıya ulaştım : Biberon hazırlayıp on cc çekmesine izin veriyordum. Sonra biberonu çekip onu memeye tutuyordum. Tabi hemen anlayıp pes ediyordu. Ben de yine biberon verip kandırmaya devam ediyordum. Biberondaki süt bitene kadar bu şekilde devam ettim. Zamanla meme emme süreleri uzadı. Bu arada iki üç gün sadece meme emip sonra tekrar vazgeçtiği günler oldu. Ama ben hiç pes etmedim. Bu iş ya olacak ya da olacak diye kendimi motive ettim ve en sonunda başardım.
Aranızda emzirme sorunu yaşayanlar varsa, lütfen pes etmeyin! Bebeğinize ve kendinize zaman verin ve inanın. Emin olun ki sonunda olacak! Dört ay boyunca sadece biberon alıp sonra emmeye başlayan bebekler var. Sizinki de bunlardan biri olabilir. Siz de başarabilirsiniz, aynı benim yaptığım gibi!

27 Nisan 2011 Çarşamba

Canim oglum

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 23:15 2 yorum
Bugun iki ay ve uc gunluksun kucuk oglum. Hala cennet kokuyorsun, mis gibi..
Sana yine yine yeniden asik oldum bugun. Guzel bir uyku cektikten sonra seni kucagima aldigimda bana guzelce gulup ilk defa kahkaha attin.
Allahima binlerce kez sukur olsun ki senin gibi tatli mi tatli, balli mi balli bir evlat daha verdi bana.
Kucuk sevgilim, en cok kucagimda uyumayi seviyorsun. Yatagina koyar koymaz uyaniyorsun, ayni ablan gibi. Sadece bu degil, disarida pusetle gezerken de ayni onun gibi kirmizi isikta durunca aninda uyanip agliyorsun.
Cok cabuk sinirleniyorsun can oglum. En cok da bezini degistirince cildiriyorsun. Sinirden mosmor oluyorsun.

Bunlar cok cabuk unutuldugu icin kendime not almak istedim bunlari.

10 Mart 2011 Perşembe

Defne'me mektup..

Gönderen Azra Rakicioglu zaman: 19:06 8 yorum
Sevgili kizim, ilk goz agrim...Cok miniksin henuz, sadece iki yasindasin. Kucucuk yasta buyumek zorunda kaldin. Sana her ne kadar abla muamelesi yapmamayi kafama koyduysam da, evdeki hesabin carsiya uymadigini tekrar gormek zorunda kaldim.
Bana cok ihtiyacin oldugu bu zamanlarda ben surekli kardesinle ugrasmak zorundayim, cunku bir turlu emmek istemiyor. Bazen yarim saat, bazen bir bucuk saat ugrasiyorum emzirebilmek icin. Ugrasiyorum, cunku anne sutu cok onemli. Kucuk kardesin bunu henuz bilmiyor, bilse boyle yapar mi?
Surekli emzirmekle, daha dogrusu emzirmeye calismakla mesgul oldugum icin de seninle gecirdigim vakit inanilmaz kisitli oluyor.
Sabret guzel kizim..Yakinda kardesin duzene girecek, ben de eskisi kadar olamasam da, seninle yine guzel vakit gecirebilecegim.
Simdi kustun bize, cok da haklisin. Anneanne' ne yapistin. Onsuz yatmiyor, onsuz kalkmiyorsun. Olsun, allah onu basimizdan eksik etmesin. Insallah uzuuun seneler bizimle beraber olur!
Huysuzluklar yapiyorsun zaman zaman, ama yine de kardesini cok seviyorsun. O kadar tatlisin ki "mmmmmhhhh, benim Emil' im " derken. Evet, Emir'e Emil diyecek kadar miniksin sen daha. Ama cok yakinda arkadas olacaksiniz. Hele biraz toparlasin Emir bebek, en buyuk hayranin o olacak. Sen de onu guldurmek icin elinden geleni yapacaksin.
Guzel kizim, ilk goz agrim...Cok yakinda hayat cok guzel olacak, goreceksin..
Insallah cok cok iyi anlasan iki kardes olacaksiniz. Bunun icin elimden gelen her seyi yapacagim.

Seni cok ama cok seven annen!
 

deyda'nın dükkanı Copyright © 2010 Designed by Ipietoon Blogger Template Sponsored by Emocutez